Çeviri: Savaşların Sosyolojik İşlevleri – Gaston Bouthoul

guerre

1939-1945 savaşı yaklaşana kadar, insan hayatı kayıpları temel bir ayrıma riayet etmekteydi: savaş, kazanan için, bazıları geri gelmeyen genç erkeklerin silahlı göçüyle eş değerdi. Kimileri çarpışmalarda öldürüldüğünden, kimileriyse ele geçirilen ülkelerde yönetici sınıfı olarak ya da garnizonlar halinde yerleştiğinden geri gelmiyordu.

Buna karşılık, mağlup olan tarafın kayıpları çok daha çeşitliydi. İstila, katliam, mahrumiyetler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, nüfusların kendi yaşam yerlerinin dışına toplu göçü ya da tardedilmesi, sivillerde kayda değer bir ölüm oranına yol açıyordu. Bu ölümler kimi zaman soykırımlara ya da bazı bölgelerde nüfusun bütünüyle yok olmasına kadar uzanmaktaydı.

Galip gelenin ve mağlup olanın kayıpları arasındaki bu esaslı fark, büyük modern devletlerin savaşlarında olduğu gibi, ilkel kabileler arasındaki savaşlarda da mevcuttu.  Ancak, 1939’dan itibaren bu kural doğru olmaktan çıktı. Hava saldırıları, uzun menzilli bombardımanlar her iki tarafın da özellikle nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ağır sivil kayıpları vermesine sebep oldu. Bu sivil katliamları, savaşın sonucunun belli olmadığı ve bir kazananın ya da bir kaybedenin henüz bulunmadığı zamanlarda başladı.

Eskiden bu tür yıkımlar yalnızca bir istila sonucu meydana gelebiliyordu. Bu defa ise, Alman kentlerinin imhası, Hitler’in orduları halen çok geniş düşman topraklarını işgal etmekteyken başlamıştı. Nükleer silahlar ise bu yeni eğilimi daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramıyordu.

1945 savaşı sonrasındaki süreç, 1918’de kendisini belli etmiş olan ikinci bir askeri dönüşümü teyit etti: eskiden, büyük savaşların kayıplarını telafi etmek adına birçok yeni jenerasyon gerekiyordu. Dahası, bunun ritmi de seküler türdeydi. Bu, Orta Çağ’dan beri Fransa tarihinde böyleydi. 1918’de olduğu gibi, 1945’te de nüfusun her yerde 1914 ve 1940’taki rakamlara ulaşması ve hatta onları gölgede bırakması için birkaç yıl yeterli olacaktı.

Böylelikle, kayıpların telafisindeki yavaşlığın sağladığı zoraki teskin, etkili bir unsur olmaktan çıktı. En fazla, kayıpların özellikle de klasik türde olduğu yani genç erkeklerden oluştuğu ülkelerde savaşın sonucu, yaşa ve cinsiyete göre dağılımın kalıcı bir biçimde değişmesi oldu. Bu nedenle bu ülkelerin, savaştan önceki demografik yapılarını yeniden oluşturmaları için, yeni nesillerin erkeklik çağına girmesini beklemeleri gerek. Günümüzde bu, “20 yaş altı” kişilerin oranının bilhassa yüksek olduğu ve hatta bazen toplam nüfusun yarısına ulaştığı Fransa, Rusya, Çin vb. bazı ülkelerin karakteristik özelliği. Saldırganlıkları bir nesil süresince durmuş vaziyette.

*

Buraya kadar, insan aklı, savaşı sıradan bir sosyal görüngü olarak incelemek hususunda keskin bir nefret sergilemişe benziyor. Bu tutumun nedenlerini tahlil etmeye çalıştık. Bu nedenlerin en önemlisi, savaşın kutsal niteliğinde yatmakta. Bu kutsal nitelik bugün her zamankinden daha kuvvetli. Öncelikle de, tüm doğa bilimlerinden yavaş yavaş çıkarılan sihirli bir anlayış bugün sosyal alanda barındığı için.

Öte yandan, dinsel inanışların zayıflaması, mevcut olan tüm duygusal yükü gitgide silahlı çatışmaların üzerine yoğunlaştırdı. Bu çatışmalar kolektif duyguların temel kaynağı haline geldi. Savaş, sebebiyet verdiği sarsıntılar vasıtasıyla, her zaman için mucizevi bir karaktere sahip olmuştur: savaş, demişti Yunan filozof, tanrılar, insanlar ve köleler yaratır. Yükselmelere ve şiddetli çöküşlere yol açar. Savaş ilanı bizi hemen başka bir ahlaksal evrene sokar, hiyerarşileri ve değerleri altüst eder, tüm korkulara ve tüm umutlara salahiyet verir. Hem “oyun faaliyeti” hem de oyun zevki için bir alandır, coşturucu riskleri ile birlikte.

Fakat, geleneksel yurttaşlık ve tarihi biçimlenişimiz gereği, savaşları yalnızca münferit ve birbirleriyle bağlantısız olarak görmeye alışığız. Bize sadece onların siyasal sebeplerinden ve her bir savaşı tetikleyen çekişmelerden bahsedilir. Gerek Medlerle yapılan savaşlar gerekse Moğol istilaları söz konusu olsun, çocukluğumuzdan itibaren taraf tutmaya, kendimizi bir savaşçıyla özdeşleştirmeye alışırız. Savaş evreni Maniheist kalmıştır. Verilen tüm eğitimler, çocukları “belirlenmiş düşman” kavramına alıştırır. Düşman kötünün maddeleşmesidir ve biz de iyinin maddesel biçimiyizdir.

Bu anlayış günümüzde silahsızlanma konferanslarının en ciddi tartışmalarında hüküm sürmeye devam etmekte. Şu da ima edilir ve tartışmasızdır ki, “Benim silahlarım savunma amaçlı fakat diğerlerininki saldırıya yönelik ve tehditkar”dır.

Kaynak: Revue Française de Sociologie, 1961,  c. 2, no. 2

Türkçeleştiren: Banu Barış