Çeviri: Din ve Modernite – Danièle Hervieu-Léger

mz

Bu, pek çok felsefi, tarihsel ve sosyolojik tartışmaya neden olan ve ele alınması epey hassas bir kavram. Birkaç temel düşünceye yoğunlaşacağım. Moderniteyi nitelendiren, insanın özerkliğini, kendi dünyasına ve onu çevreleyen doğaya hakim olma yeterliliğini, içerisinde yaşadığı maddesel ve sosyal çevreyi yaratma yeteneğini ifade etmesi. Bilim ve teknolojideki ilerleme, modern insana dünyayı rasyonelleştirme olanağı sunuyor: modern insan onlarda yasaları ve mekanizmaları keşfediyor ve kendi tarihine yön vermek adına bu mekanizmalara etki ediyor. İnsan, Batı’da yüzyıllardır işleyen bu süreçte, bilinç ve özgürlük anlamında (“özne” olarak) kendisini keşfetti: doğal görüngüler aracılığıyla gizemli bir biçimde tezahür ettiklerini gördüğünü zannettiği doğaüstü güçlere boyun eğmekten kaçındı. Başvurmayı kabul ettiği yasaları ve normları kendisi belirlemek istedi.

Modern insan, hakimi olduğu bu dünyanın merkezine böylelikle yerleşerek, onu kendi gizeminden temizledi: onun “büyüsünü bozdu”. Elbette, modern insan hala pek çok şeyi bilmiyor fakat bilimin ilerlemesinin, halen anlaşılmayanı ya da bilinmeyeni çözmesi gerek. Elbette doğayı henüz bütünüyle kontrol etmiyor ancak teknoloji, modern insanın doğa üzerinde gitgide tamamen egemen olmasına olanak sağlamalı: modernite bu iki büyük temel fikirden hareketle gelişmekte. Modern insanlar geçmişteki tanrıların niteliklerini kendilerine mal ediyorlar (ya da mal etme eğilimindeler): her şeyi bilmek ve her şeye güç yetirmek. İnsanın, bu noktadan itibaren tanrılardan vazgeçen bu “tanrısallaştırılması”, Alman sosyolog Max Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” ifadesini yansıtır.

O halde, din hakkında her şey söylendi mi? (…) Geçmişte Batı’daki insanların yaşamını yönlendiren Tanrı’nın Krallığı beklentisi, dünyanın yönetimi, tamamen seküler bir itimat ve gelişimin gelecekteki ilerlemeleri içerisinde hemen bütünüyle eridi mi? Mesele hiç de o kadar basit değil. Zira, gelişimdeki bu ilerlemeler, insanların beklentilerini tamamen gidermemekte. Atılan her adım, yeni soruların, yeni ihtimallerin ve dolayısıyla da yeni beklentilerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. (…) Tabii ki modern insanların ezici çoğunluğu umutlarını, dünyanın sonunda Mesih’in gelmesinin kesinliği üzerine kurmuyor artık. Ancak, “dinsel” olmayan bir biçimde, beklenti içerisinde yaşamaya devam ediyorlar.

Bu beklentinin, en gelişmiş toplumların ekonomik ve bilimsel gücüne olan sınırsız bir güven dahilinde ifade edildiği dönemler de var. (…)

Bu beklentinin, dünyayı değiştirmek ve ona yeni bir seyir tayin etmek hususunda karşı konulmaz bir kudretlerinin olduğunu düşündüğümüz büyük sosyal ve siyasi hareketlerin meydana getirdiği umutlarla dolu olduğu dönemler de mevcut. Devrimsel süreçler, bu siyasi Mesih inancını destekledi. Bize daha yakın bir dönem olarak, Mayıs 1968 hareketi, bir neslin yeni bir dünya özlemini belirginleştirdi.

Geleceğe dair düşüncelerin çok karanlık göründüğü, modernitenin vaatlerinin gitgide daha az inandırıcı olduğu dönemler de var: ekonomik krizlerin baş gösterdiği süreçler bunlar. Ayrıca, teknik ve kültürel değişimlerin, içerisinde pek çok insanın istikrarını kaybedeceği ve kaybolacağı derecede hızlı bir akış kazandığı zamanlar da mevcut; insanların, herhangi bir referans noktasına sahip olmadıkları, kendi hayatlarında hiçbir şeyin hakimiyetini ellerinde bulundurmadıklarını ve toplumun geçirdiği evrimler üzerinde hiçbir güçlerinin olmadığını hissettikleri zamanlar. Tamamen bulanık bir dünyada yaşandığına dair bu duygu, bilim ve teknikteki ilerlemelerin kolektif yaşama yeni belirsizlik ve dolayısıyla yeni korku kaynakları dahil etmesiyle daha da keskin bir hale geldi. (…)

Modern insanların çözmeye çalıştıkları bu gerilim* sebebiyle, din modern toplumda her zaman yer almaktadır. Bu, kuşkusuz ki, “din” kelimesini çok geniş bir manada, insanların bu gerilime bir anlam vermek adına kendilerine tahsis ettikleri bir araç olarak algılamak koşuluyla böyle. Bilimin ya da tekniğin veya Devrim’in sınırsız güçlerine olan inanç, modernitenin “dini” olarak kabul edilebilir. Öte yandan, modern insanın güçlerine yönelik bu inancın ciddi anlamda zarar gördüğü zamanlar da var: çünkü bilimsel keşifler gezegenin yıkımına yol açabilir, devrimler totaliterliği de beraberinde getirmiştir ve ekonominin gelişmesi de, bundan yarar sağlayanları daha özgür kılmak yerine, onları kitlesel tüketimle kendilerinden geçmiş bir hale getirmektedir, vb. Bu koşullar altında, modern insanlar, bu kaosa bir anlam kazandırmalarına olanak sağlayacak anlam dizgelerini kurmaya olabildiğince gayret etmektedir… Bunu da sıklıkla, bazıları modernitenin bizzat kendisinden ileri gelen ve bazıları da sekülerleşmenin az çok bozmuş gibi göründüğü bu dinsel evrenden alınmış çeşitli referansları “düzelterek” yaparlar. Hatta günümüzde, dini kurumların sosyal yaşamdaki doğrudan etkisinin gitgide azalmasına karşın, en gelişmiş ülkelerde büyük “tarihsel dinlerin” dikkat çekici yenilenmelerine tanık olmaktayız. Bu “dinsel yenilenmeler” modernitenin dışında ortaya çıkmıyor; bizzat onun ürünleri.

* “Hep daha rasyonelleşmiş bir dünya beklentisi ve bu dünyanın giderek artan karmaşıklığından kaynaklanan belirsizlik” arasındaki gerilim.

Kaynak:  Buffon Lisesi Konferansları, “Din ve Modernite”, 1990

Görsel: Leon Zernitsky

Türkçeleştiren: Banu Barış