Çeviri: Sunmak Temenni Etmektir – Claude Lévi-Strauss

cls

Caligula’nın, sarayının avlusunda hediyelerini beklediğini hayal edin ya da Kraliçe Elisabeth Ire’ın, senyörler tarafından sunulan ipek çorapların ve jartiyerlerin önünde sevinçten tepindiğini. Claude Lévi-Strauss, anekdotlara başvurarak, hediyenin kökenlerine iniyor ve sosyal rolünü inceliyor.

Bayram armağanlarının tarihi hem basit hem de karmaşık. Geleneğin yaygın anlamıyla yetinirsek basit; onu anlamak için, Japon yeni yılının düsturunu aklımızda tutmamız kuşkusuz ki yeterli olur: “O-ni wa soto – fuku wa uchi” (İblisler dışarı! Şans içeri!). Eski yıl, bitmesiyle birlikte kötü talihi de beraberinde götürmek zorunda olduğundan, bir günün zenginliği ve mutluluğu, yeni yılın aynı renklerle boyanması adına bir kehanet ve neredeyse bir sihir teşkil eder.

Bu açıdan bakıldığında, bu Japon deyişi, Ovidius’un Fasti’nin ilk kitabında Janus bayramındaki Roma geleneklerini betimlerken kullandığına epey benzemekte ki bu bayram, uzun süre boyunca ve Roma’da bile yılın başlangıcını teşkil etmemekle birlikte, sonradan bizim 1 Ocak’ımız haline geldi. “Ne anlama geliyor” diye sorar şair, Tanrı Janus’a, “hurmalar, buruşmuş incirler ve beyaz bir çanak içerisinde sunulan berrak bal?” ve Tanrı cevap verir: “Bu bir kehanet: temenni edilir ki olayların büründüğü lezzet bu olsun…” Ovidius, tüccarların, tüm yıl boyunca çok iş yapacaklarının alameti olacak birkaç ticari işlem yapmak için yılın ilk günü dükkanlarını bir süreliğine açık tutmaya katlandıklarını da anlatır. Fransızlar, satıcı için günün ilk satışının yapılmasını ifade eden étrenner* fiilinin kullanımında, bu geleneği ters çevirerek ilginç bir biçimde sürdürmüştür.

Bayram armağanı geleneğinin Batı dünyasındaki kesin kaynağını belirlemek daha güç. Eski Kelt Druidleri, 1 Ocak’a tekabül eden zamanda bir tören gerçekleştiriyordu: büyülü ve koruyucu bir bitki olarak addedilen ökseotunu meşe ağaçlarından kesip halka dağıtıyorlardı. Çok uzak olmayan bir geçmişte, Fransa’nın bazı bölgelerinde hediyelerin adı buradan gelmekteydi. Roma’da, aralık ayının ikinci yarısı ve ocak ayının başı, hediyelerin değiş tokuş edildiği bayramlarla kutlanıyordu; aralık ayındakiler bilhassa iki türdeydi: (bizim Noel ağaçlarına aktardığımız) balmumundan mumlar ve çocuklara verilen, kilden ya da yenilebilir hamurdan yapılan oyuncak bebekler. Marcus Valerius Martialis’in epigramlarında uzun ve ayrıntılı bir biçimde anlattığı, bunlardan başka gelenekler de mevcut; Roma vakayinamesinde, soyluların müşterilerinden ve imparatorların da yurttaşlardan hediyeler aldığından bahsedilir. Hatta Caligula hediyeleri bizzat cebine atıyordu ve sarayın avlusunda da bütün gün bu amaçla durmaktaydı.

Elisabeth Ire’ın cep harçlığı

Görünen o ki, yeni yıl hediyeleri bu iki kökenin yani pagan gelenekleri ve Roma ritüellerinin izini uzun zaman boyunca korumuş. Yoksa, Kilise’nin bunları barbarlardan geriye kalan şeyler olarak ortadan kaldırmak adına tüm Orta Çağ süresince beyhude çaba sarf etmesi başka türlü nasıl anlaşılabilir? Ancak o dönemde hediyeler yalnızca, köylülerin senyörlerine iğdiş edilmiş horozlar, taze peynirler ve konserve meyveler ya da sembolik adaklar halinde düzenli biçimde sundukları hürmetten ibaret değildi: dönmesini engellemek için şarap küplerinin üzerine tılsım olarak asılan, karanfil batırılmış portakal ya da limon veya altın yaldızlı kağıda sarılı muskat vb. de vardı. Hediyeler, büyükbaş hayvanlara ardıç ağacı tütsüleriyle ve idrar serperek adaklar sunulduğundan, Batı’daki bazı bölgelerde bu hayvanların da dahil olduğu daha büyük bir gruba aitti.

Bugün algıladığımız biçimiyle bayram armağanları, bu popüler kullanımların bir kalıntısını oluşturmaktan ziyade -modern teamüllerde sıklıkla olduğu üzere- soylu bir ritüelin toplumun tüm kesimlerine inmesinin bir sonucu. (…) İngiltere’de, Kraliçe Elisabeth Ire, cep harçlığını ve gardrobunu yenilemek için bayram armağanlarına bel bağlamıştı: piskopos ve başpiskoposların her biri ona 10 ila 40 İngiliz lirası, senyörler ise elbiseler, iç eteklikler, ipek çoraplar, jartiyerler, bluzlar, mantolar ve kürkler verirdi; hekimleri ve ispençiyarları da değerli kutular, zencefil ve portakal çiçeği kavanozları ve şekerlemeler gibi hediyeler sunardı.

Avrupa Rönesansında, metal iğneler bayram armağanları için en makbul hediyeler haline gelmişti zira bu büyük bir yenilikti: XV’inci yüzyıla dek, kadınlar giysilerini tutturmak için neredeyse yalnızca ahşap çubuklar kullanıyorlardı. Süslü baş harflerle ve resimlerle bezenmiş yeni yıl kartlarına gelecek olursak, bunların Avrupa’dan Japonya’ya kadar kullanımda olduğunu bilmekteyiz. “Kimileri altın harflerle yazar aşkını” demiş bir İngiliz şair, XVII’nci yüzyılda. Fransa’da ise resimli yeni yıl kartları Devrim’e kadar rağbet görmüştür.

Bayram armağanlarının sürekliliğini ve genelleşmesini anlamak için, kuşkusuz ki bu kısa tarihçenin ötesinde, bu yerleşik geleneğin derin anlamına ulaşmak gerek. Fransızcada “Sunma biçimi, sunulandan yeğdir” deriz ve objenin, yalnızca hediye olarak alınması -ya da verilmesi- sebebiyle sanki ona ilave bir değer yüklenmişcesine, insanın kendisi için ve kendisi tarafından alınmasındansa başkalarından edinilmesinin daha iyi olduğu kanısı, medenileşmiş olsun ya da olmasın, tüm toplumlara nüfuz etmiş gibi görünmekte. Yeni Zelandalı Maori yerlileri, bütün bir teoriyi bu saptama üzerine tesis etmişti: onlara göre, hau adını verdikleri büyülü bir form, hediyenin içerisinde girer ve hediyeyi alanla veren arasında sonsuz bir bağ kurar. Dünyanın öbür ucunda, bayram armağanları hakkındaki Roma efsanesi de çok benzer bir fikirden esinlenilmiş gibi. İlk bayram hediyeleri, hükümdarlığı Romulus ile paylaşan, Sabinlerin kralı Tatius’a yeşil dallar biçiminde sunulanlardır. Bu dallar, Tanrıça Strenia’nın kutsal ormanından kesilmişlerdi; étrenne de buradan, Latincedeki strenae kelimesinden gelmektedir.

Öte yandan, Strenia güç tanrıçasıydı. Şu halde hediyeler, Maorilerde olduğu gibi Latinlerde de, hediye niteliklerinden özel bir güç alan objeler. Peki bu güç nereden gelmekte? Sosyal grubun üyeleri, yılın belirli dönemlerinde çoğunlukla sembolik bir değere sahip olan nesneleri diğer insanlardan almaya zorlanarak, hediye değiş tokuşu gibi, özgürce rıza gösterdikleri bir karşılıklı bağımlılığa dayanan kolektif yaşamın özünü kendileri için aşikar hale getirmekteler. Bu nedenle, çiçeklerin, şekerlerin, kravatların ve resimli kartların neredeyse yalnızca el değiştirdiği, her yıl gerçekleşen bu büyük panayır hakkında ironi yapmayalım; zira bütün toplum, bu vesileyle ve bu mütevazı olanaklar vasıtasıyla, kendi doğasının farkına varmakta: Karşılıklılık.

* Fransızcada étrenne kelimesi “bayram armağanı” anlamına gelirken, étrenner ise “siftah yapmak” demektir.

Kaynak: Sciences Humaines dergisi, Kasım-Aralık 2008.

Türkçeleştiren: Banu Barış