Çeviri: Jean Baudrillard ile Söyleşi

jb

Bernard Neau: Bir yerde şunu söylemişsin: “İktidar artık yok, o da bozuldu”. İktidarı ele geçirmeye, diğer bir deyişle, kurumsal aygıtlara ve kamusal/büyük mekanizmalara (parlamentarizm, bakanlıklar, medya, vb.) el koymaya dair klasik düşüncede, komünistlerin çeşitli iktidar “stratejileri” hakkında ne düşünmeliyiz? Gerçekten de “iktidar” temsillerine inanıyorlar mı? Ya da, sana göre, bu konuda biraz çalışmıyorlar mı?

Jean Baudrillard: Biliyor musun, iktidara sahip olmak istemediklerini düşünüyorum. Bu konuda bir saplantıları var, en azından, iktidarı ele alabilme olanağına gerçek anlamda sahip taraflar düzeyinde; İtalyanlar ya da Fransızlar gibi mesela. Stalin zamanında kuşkusuz ki güce susamış vaziyetteydiler; her halükarda, kelimenin klasik anlamıyla, politik güçten ziyade bürokratik güce. Oysa, çarpıcı ve gecikmeli Stalinsizleştirme döneminden sonra siyasal yetkinlikleri kırıldı çünkü özerkleşmeye çalıştıklarında (Avrupa komünizmi stratejisi, vb.), tesadüfen gerçekleşmişcesine, işin içinden itinayla sıyrıldılar fakat bu rastlantısal olamaz. Şüphesiz ki Fransız Komünist Partisinin ‘68 olaylarındaki konumu da rastlantısal değildi ya da daha yakın olarak, İtalya’da İtalyan Komünist Partisinin konumu. Bu siyasal motivasyonu neden kaybettiklerini kendimize sormamız gerek. Esasında herkes onu biraz kaybetti. Sonuç olarak da iktidarın nerede bulunduğunu artık çok iyi bilmemekteyiz. Bu her halükarda, deşilmesi gereken, son derece büyük öneme sahip bir mesele. Komünistlerin ve marksistlerin, iktidarı artık genel anlamda neden istemediklerini sormalıyız kendimize, o meşhur şevkin neden kırıldığını; büyük olasılıkla, siyasal güç iradesinin bütünüyle yok olmasından kaynaklanıyor. Şimdi inanıyorum ki, bir yerlerde bir siyasa olması gerektiğini söylüyorlardır, bir çeşit iktidar… ele geçirilecek ya da bırakılacak bir iktidar. Ancak bu analiz, bir iktidarın belki de artık mevcut olmadığı fikri tarafından hemen ele geçirildi! Bana öyle geliyor ki, açıkça farkında olsalar da olmasalar da, onların stratejik düşüncesi tamamen bu çelişkide yer almakta. Sözgelimi, Berlinguer’i düşünüyorum, İtalya’daki seçimler sırasında şunu beyan etmişti: “Komünistlerin iktidarı ele geçirdiğini görmekten korkmamalıyız”. Şaşırtıcı bir cümle bu. Her anlama gelebilir! “Korkmamamız gerek çünkü eğer iktidarı biz alırsak, kapitalist rejimde bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek ve her halükarda, onu elde etmeye kalkışmayacağız”. Ya da, “Ben Berlinger, iktidarı almaktan korkmuyorum”. Yahut da, tam aksine: “Komünistlerin İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini görmekten korkuyorum!”. Görüldüğü üzere, bir komünistin korku duyması için tüm olası gerekçeler mevcut.  

Bernard Neau: Sisteme dahil bir akılsallık mitinin, yani, kapitalizmin günümüzde, kendisini geliştirmesiyle ve çelişkilerinin oyunuyla, toplanması gereken olgun meyve evresine geldiği gibi, onlar da gücün amaçsal bir kavrayışının mahkumları olarak kalmış olmuyorlar mı?

Jean Baudrillard: Bu da çelişkili! İktidarı ele geçirmiyorsun çünkü Sermaye krizde ve sen de onun bu krizini zora sokmak istememektesin. Sermayeyi devralmak için onun artık krizde olmamasını beklemek gerekiyorsa, o halde iktidarı ne zaman alacaklar? İktidarın Sermaye yoluyla devredilmesinin yolunu gözledikleri ve iktidarı devrimsel şiddet yoluyla ele geçirme fikrini gömdükleri muhakkak. Esasında, beklemekten de vazgeçmiyorlar, iktidarın egemen bir merci -ki burada Sermaye- tarafından onlara verilmesini beklemekten. Fakat Sermaye’nin krizini sona erdirmesini beklersen, ele geçirilecek bir güç de kalmayacak zira bu durumda Sermaye onu elinde bulunduracak! Bir yandan Sermaye sürekli krizde, öte yandan ise komünistler neyi bekliyor: krizin sona ermesini mi? Ayrıca, kapitalizmin ilerlemesinin krizlerin üzerine yeni krizler ekleyeceğini ilk söyleyenler de onlar. Bu çılgınca bir mantık!

Gianfranco Sanguinetti’nin kitabına bir bakın, İtalya’da kapitalizmi kurtarmak için son şanslar üzerine gerçek rapor’a. Sav, neticede pek bir şeye cevap teşkil etmese de mantık açısından yanlış değil. Sermaye, yönetimsel ya da siyasal gücü, artık üstesinden gelemeyeceğini iyice anladığında Komünist Partiye bırakıyor. Şu halde, ikisinden biri olacak. Ya Sermaye bunu halledecek ve iktidarı komünistlere vermeyecek ya da, eğer başaramazsa, Komünist Parti iktidarı almaktan kendisini güzelce korumuş olacak çünkü bu koşullar altında iktidarı elinde tutması için hiçbir gerekçesi yok. Bu inanılmaz bir kısır döngü fakat Komünist Parti için, güç denemesinden kurtulması adına bir savunma sistemi oluşturmakta. Öyleyse, ele geçirilecek bir iktidar gerçekten de mevcut mu? Soru askıda kalıyor.

Thérèse Richard: Bu bozuk mantığın sonucunda, yönetenin gerçek iktidarın sahibi olmadığı fikri bulunmuyor mu, dönüşümlü iktidar oyununda kaybederek muhalefette kalanın da kendince kazandığı fikri?

Jean Baudrillard: Olabilir ama kazanacak neyi var ki? Ayrıca, bu açıdan bakacak olursan, komünistler İtalya’da ülkenin neredeyse tamamında yönetimde. Benim düşünceme göre idarecilik, siyasetin kaybedenleri için bir tuzak.

François Richard: Sana bir soru sormak istiyorum; senin öyle adlandırdığın biçimde, mevcut iktidar aygıtlarının ve özellikle de Devlet aygıtının üzerinde yer alacak bir kod ve işleyişi dahilinde iktidarın tüm aygıtlarını kapsayacak Sermayenin kodu arasındaki ilişki hakkında. Baskı ve sömürü aygıtlarının gücü ile senin kuramın arasında nasıl bir bağ kuruyorsun: Sermaye, bir kod olarak bu aygıtlara her daim üstün mü geliyor?

Jean Baudrillard: Bunun hakkında düşünmeyi hiç başaramadım. Gerçekten hiçbir şey görmüyorum. Bu konuya tamamen alerjim var.

Bernard Neau: Görünen o ki, iktidar meselesini ya da meselelerini incelemenin bu düzeyde yalnızca iki yolu var; bunların biri, her şeye gücü yeten ve ne olursa olsun gerçekten de var olan bu mekanizmanın yoğun, gösterişli ve fallik biçimi üzerinde (sivil toplum içerisindeki Devlet) çalışmaktan ziyade, boşluklarda ve sosyal bölümlenmede, kısaca “gündeliğin” belirgin olmayan alanında daha fazla çalışan hassas mikro stratejilerin oluşturduğu bu ince kılcal şebekeyi tanımlamaktan ibaret. Örneğin Henri Lefebvre’in halen bağlı olduğu diğer yol ise, sanırım, siyasal gücün en üstün biçimini yalnızca Devlet’te görmek hususundaki başlıca marksist kusur. Oysa, öyle görülüyor ki, ilk varsayım üzerinde çalışan Michel Foucault, Devlet’e dair tüm marksist analiz teşebbüslerinden on kat daha etkili ve her halükarda onlardan çok daha öteye gitmekte. Zira onlarda, tartışmasız bir abluka var…

Jean Baudrillard: Evet… Lefebvre buna mükemmel bir biçimde değindi. Bir merkeziyete, güçlerin rasyonel ve organize bir biçimde dağılma olanağına sahip olabileceği olağanüstü bir örneğe odaklandı.

François Richard: … Evet ama sen de kod kavramını, marksist teorideki Devlet’e kısmen tekabül edebilecek bir esas amaç haline getirmedin mi?

Jean Baudrillard: Hayır. Bu kod diğer her şeyi taşıyor. Yalnızca bir durumu tespit etmeye olanak sağlamıyor ve kendi evrimi içerisinde tüm durumları yok ediyor. Sermaye -onu böyle adlandıralım- saptanabilir durumlara bağlı değildir. Kendi içerisinde değişime uğrayamazmışcasına, ezelden beri aynı biçimde sunulmuş değildir. Yönetsel bir düzenlemeyle aksiyomatik, merkezi, rekabetçi evreleri olmuş olabilir fakat bu onun hakiki tanımı değil. Bu daha ziyade, ilkeleri, aksiyomları, neticeleri olmayan ve bugün gerçekten de böyle işlemekte olan bir mekanizma. Bu mekanizma, (bilhassa) Devlet de dahil olmak üzere bütün kurumları aşar, onlara çarpar ya da onların epey dışına taşar. Gerekirse parçalara ayrılmaya, gerekirse özeksizleştirime cüret edebilir ve böyle işlemesi için uygun zaman da mevcut. Bu konuda bir devrim yapmak için de geç kalındı.  

François Richard: Aslına bakılırsa bu, istikrarsız ve nüfuz eden iktidar kavramının, Devlet’in daha sınırlayıcı ve daha fark edilebilir iktidarına kıyasla, etkileri bakımından daha zararlı olduğunu ifade etmiyor mu?

Jean Baudrillard: Bu noktada Foucault’ya geliyoruz. Foucault’ya göre, meselenin klasik çözümlemesi bakımından, bir iktidar artık yok. Artık ne nedenselliği arıyor ne de erekliliği. Bu noktada, marksist analizin ve ondan önceki diğer tüm analizlerin ötesine geçmiş durumda. Tartışmasız, önceden gerçek olabilecek fakat günümüzde pek hakim olmayan tarihsel bir determinizme esas itibarıyla bağlı bir çözümleme sürekliliğiyle bağını koparmıştır. Öte yandan, dokular arasında mevcut, özdeciksel, kırınımlı gücü bulur fakat bunu da yine iktidar olarak adlandırır ve iktidar terimi halen oradadır, hep merkezdedir.  

Bernard Neau: İktidar Foucault’da çok genelleyici bir terim, tüm baskıcı biçimlerin geniş kapsamlı ve içi dolu, açıklayıcı bir varlığı değil mi? Bütün tahakküm mantıklarını örtebilecek nihai bir “şapka” değil mi; bir kavram olmak yerine açık bir metafor, çeşitli kurumlarda patlak vermiş ve saçılmış tüm “kötü” güçlerin elle tutulur bir kristalleşme noktası değil mi iktidar?

Jean Baudrillard: Bu denli kırınıma uğramış bir şeyi halen iktidar olarak adlandırabilir miyiz gerçekten? İktidar mefhumunun Foucault’da anlatılan son masal olduğu söylenebilir. Bu, onun çözümleme alanını aşan bir terim, her şeye rağmen de temel bir yapı olarak kalmakta ve bu yapı, her ne kadar küçük olsa da, manipüle edilenlerin ve edenlerin, hükmedilenlerin ve hükmedenlerin, vb. var olduğunu daima ifade eder. İktidar yapısı tanım olarak tamamen devam etmektedir. Yalnızca, bir yerlerde merkezileşmiş olmak yerine, kesik çizgilerden oluşan olağanüstü bir hattan geçmiştir. Burada elbette marksist analizin fakat kelimenin esas anlamıyla bir analizin ilerlemesi söz konusu, yani, tahlil etmek, iktidar kavramını çözmek, Foucault bunu yapmamıştır. İktidar kavramı, diğer tüm kavramlarla aynı silsileye tabi değil. Bu, son gösteri fakat yine de iktidar yapısını ya da mitini yeniden oluşturabilmekte, ince ve özdeciksel biçimiyle bile.

Kaynak: Dérive dergisi, 1 Mayıs 1977

Türkçeleştiren: Banu Barış