Kitap tanıtımı: Sosyal Bilim Felsefesi – Toplumsal Düşüncenin Felsefi Temelleri

sbf

Kitabın Künyesi:

Kitabın Adı: Sosyal Bilim Felsefesi – Toplumsal Düşüncenin Felsefi Temelleri

Yazarları: Ted Benton – Ian Craib

Çevirmenler: Ümit Tatlıcan – Berivan Binay

Yayınevi: Sentez Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 256

Basım Tarihi: 2008

Kitabın Temel Tezleri (Yorumlayarak Yazıyorum):

1) ​Toplumsal bilimlerin bunalımda olduğu tartışma götürür bir varsayım olmakla birlikte, bilgi felsefesi ve varlık felsefesi açısından bakıldığında, aydınlanmadan bu yana en köktenci dönüşümün yaşandığı söylenebilir. Özne ve yapı sorunu dört yüz yılı aşkın bir süreden sonra yeniden tartışılmakla kalınmadı, bir yandan tarihsel ve toplumsal olayların eyleyicisi olarak insana, diğer yandan da bu olayların ardındaki “gerçekleri” araştırıp anlamaya çalışan özneye karşı güvensizlik insana dair olan tüm bilim alanlarının ortak özelliği oldu. Artık tarihsel ve toplumsal olayların rastlantısallığı, belirsizliği ve oynaklığı yeni araştırmacılara daha çekici geliyor.

2) Felsefi bir tartışma kılıfı altında teoloji yüzyıllar öncesinden diriltilerek yeniden toplumsal bilimlerin hücrelerine şırınga edildi. İki önemli isim, bugün sosyal bilimlere egemen olan yeni-muhafazakâr ve yapısalcılık sonrası siyasal düşüncenin yerleşip gelişmesinde önemli gibi görünüyor: Bergson (1859–1941) ve Spinoza (1632–1667). Bergson aracılığıyla, Augustinus’tan Aquinolu Thomas’a değin gelen inançla eşlenen sezgi yoluyla gerçeğin kavranması fikri büyük bir felsefi buluş olarak toplumsal bilimlere yeniden sirayet etti. Yeni-Platonculuk’tan esinlenen ortaçağ tarikatlarında sezgi Tanrı’ya ulaşmanın, kendi özünde Tanrı’yı görmenin tek koşuludur. Spinoza da tıpkı Bergson gibi skolastik felsefenin derin izlerini içkinlik felsefesinde taşır. Ancak Spinoza’nın yapısalcılık sonrasına ve yeni-muhafazakârlığa kalıtı, onun bilgi felsefesinde yatar. Sıklıkla onun aşkın özneye karşı savunduğu içkinlik – ki onun panteizminin bir uzantısı olan bu felsefenin ortaçağın doğal hukuk felsefecilerinin tanrı anlayışını yansıttığı söylenebilir – felsefesi üzerinde durulsa da, bugün toplumsal bilimlerde daha çok onun duygulanımlar öğretisinden yararlanılmıştır. Spinoza, öncelikle “Neden insanlar fazlasıyla akıldışıdırlar? Neden kendi kölelikleriyle övünürler? Neden insan sanki özgürlükleriymiş gibi kendi kölelikleri uğruna savaşırlar?” sorusunu sorar. Gerçekte insanların hep bilincinde olmadıkları yasalarca yönetildikleri halde, iradelerini kullanırken her bakımdan özgür olduklarına inanmalarının bir kuruntu olduğunu ısrarla vurgulayan Spinoza, bilinci doğal olarak sahip olduğumuz sakatlanmış ve budanmış uygun olmayan fikirlerin yekünü olarak tanımlar. 

3) İnsan emeğinin ürünlerinin meta biçimini aldıkları bir toplumda, insanlar arasındaki ilişkiler de şeyler arasındaki, metalar arasındaki ilişkiler biçimine bürünürler. Gündelik yaşamda, insanlar arasındaki dolaysız ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçiminde kendisini dışavurduğunu ve bunun dolayımınında emek aracılığıyla yürütüldüğüne dair maddeci tarih ve toplum anlayışı 1970’lerin sonlarından itibaren hem sol hem de sağ cenahtan hızla yükselen anti-hümanizm yüzünden itibarını kaybetmişti. Spinoza’nın felsefesini pratik felsefe olarak tanımlayanlar, bu felsefenin kendisini mümkün kılan toplumsallıkla ve tarihsellikle bağını kopardılar. Nitekim Spinoza ve çağdaş tilmizleri tarihi askıya alırken felsefeyi tek pratik etkinlik olarak gördüler. Oysa Marx’ın 11. tezi, bütün bu skolastik lafazanlıkların tersine düşüncenin toplumsal bağa eklemlenmesini zorunluluk olarak gören bir bilgi-kuramsal tavrın ifadesidir. 

4) Ya aşkınlık ya kaos. Kaosa karşı sunulan aşkınlık seçeneğini tartışmayı bir yana bırakırsak, tercih edilen kuşkusuz kaostur. Kaostan ibaret olan gerçeklikte verili hiçbir düzen yoktur. Anlam sırf bizim anlam verme edimlerimizle keyfi bir biçimde inşa ettiğimiz bir şeydir. Bunca yaldızlı sözlerin altında yatan Hayek’in kendiliğinden düzenidir (spontaneous order) aynı zamanda. Ya da Niklass Luhmann’ın ve Giddens’ın kendinden devinimli (autopoietic) yapılarıdır. Spinozacı teolojik içkinlik kavramı toplumbilime ve siyaset bilimine uyarlanır: Nesneler tümüyle onları oluşturan söyleme içseldir ya da yapılar veya toplumsal edimler kendilerini oluşturan daha geniş ve kapsayıcı yapılara içseldirler. Kuşkusuz bu noktada ne liberalizmin bireyi bu bütünselliği/içselliği kavrayacak akla sahiptir ne de marksizmin toplumsal sınıfları toplumsal yaşamı değiştirebilecek bilince erişebilir.

5) Katıksız bir anti-hümanizmle beslenen büyük anlatı karşıtlığı,  katıksız bir bilgi-kuramı karşıtlığı ile nihayet bulur. Bu anlayış, toplumsal formasyonun farklı düzeylerden oluştuğunu ve bunlardan bazılarının daha önemli belirleyicilikleri olduğunu reddeder. Bu türden bir toplumsal bütünlük anlayışı, toplumu düşüncedeki kavramlar çerçevesinde önceden kurgulanmış rasyonel bir yanılsama olarak görür: Bir bütünlük olarak toplumdan bahsedilemeyeceği gibi, siyasal, iktisadi ve kültürel şeyler arasındaki ilişkiler bizim söylemimizden bağımsız olamazlar. Düşünce ile toplumsal gerçeklik arasındaki ilişki ve fark atlanarak, daha doğrusu ikincisi tamamen yok sayılarak söylem kategorisi hayatın tamamına nüfuz edecek şekilde şişirilir. Böylece toplumsal bilimlerde, bolca söylem analizleri, ya da moda deyimle, aynı toplumsal/siyasal olayın “farklı okumaları” ile karşılaşırız. İnsanın toplumsal varoluşu ve toplumsal gerçekliği üzerine çalışmaların yerini toplumsal söylem analizleri ve hegemonya çözümlemeleri alır. Bu durumun bilgi-kuramsal sonucu, Kantçı anlamda bilinemezcilikle harmanlanmış bir görecelilik ve daha da önemlisi, Bergsoncu sezgicilikle yoğrulmuş bir yorumsamacılıktır (hermenötik).

6) Nietzsche-Weber geleneği aracılığıyla günümüz kuramcılarına kadar ulaşan ve bugün bilim insanları cemaatinin üyelerinin büyük kısmı tarafından kabul gören düşünce, egemenlik mücadelesinin insan varoluşunun içkin bir özelliği olduğudur. Giddens bu Weberci tezi biraz daha yapısallaştırarak ifade eder: Sömürünün kimi biçimleri kapitalizmle, hatta daha genel olarak sınıf ayrımlarıyla başlamaz. Bu türden sömürünün sınıf ilişkilerini de önceleyen başlıca üç ekseni vardır Giddens’a göre. Bunlar, şiddet araçlarının denetimi açısından devletler arasındaki sömürü ilişkileri; etnik gruplar arası sömürücü ilişkiler ve cinsler arası sömürücü ilişkiler. İşte bu üç başlık bugün siyaset biliminde iktidar ilişkileri analizinin önüne geçmiş durumda. Birincisi yerel ve ulusal sınırlar içerisindeki sınıf mücadelesinin ve bu mücadelenin uluslararası sınıfsal boyutunun devlet biçimi üzerine yansımaları yerine uluslar arası siyaset ön planda ele alınıyor. İkincisi,  kimlik politikaları ekseninde siyasetin doğası ve siyasal alan yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.

Not: Kitapta ele alınan konuları üç gruba ayırabiliriz (akılda kalması açısından) : Meta-anlatılara karşı metafiziğin yüceltilişi, anaakım sosyal bilim felsefesinin anti-sosyoloji olarak belirişi ve toplumsal sorunların kriminalize edilerek medikalleştirilmesi. 

Hazırlayan: Göker Makaskıran