Çeviri: Jacques Lacan ile Söyleşi – II

jl

 

Aşağıdaki metin, https://birtakimisler.org/2017/06/19/ceviri-jacques-lacan-ile-soylesi-i/ bağlantısında yer alan çevirinin devamı olup, ilgili söyleşinin ikinci (ve son) bölümüdür.

 

Emilio Granzotto. Lacancılığın belirleyici özellikleri nelerdir?

Jacques Lacan. Lacancılık henüz mevcut değil ve o nedenle bunu söylemek için biraz erken. Kokusunu yeni alıyoruz daha, bir önsezi gibi.

Lacan, her halükarda, psikanalizi en azından kırk yıldır uygulayan ve uzun yıllardan beri de inceleyen bir adam. Yapısalcılığa ve dilbilime inanıyorum. Kitabımda şunu yazdım: Freud’un keşfi bizi, içerisine girdiğimiz, şöyle ifade edelim, tam olarak infans durumundan, konuşma yetisini henüz kazanmamış çocuk durumundan çıkararak, içerisinde ikinci kez doğduğumuz düzenin muazzamlığına götürür.  

Freud’un keşfini temellendirdiği simgesel düzen, somut evrensel söylem anı olarak dilden ibarettir. Şeyler dünyasını yaratan, sözün dünyasıdır ve bu şeyler, başlangıçta tüm oluşmakta olanla karışmış vaziyettedir. Yalnızca sözler şeylerin özüne tam bir anlam kazandırabilir. Sözler olmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Sözün aracılığı olmadan, haz nasıl bir şey olurdu?

Benim düşünceme göre, Freud, ilk eserlerinde –Düşlerin Yorumu, Haz İlkesinin Ötesinde, Totem ve Tabu– bilinçdışının yasalarını açıklayarak, Ferdinand de Saussure’ün birkaç yıl sonra modern dilbilimin zeminini hazırlamasını sağlayacak kuramları formülleştirdi.

Emilio Granzotto. Peki ya saf düşünce?

Jacques Lacan. Diğer her şey gibi, o da dilin yasalarına boyun eğmiş vaziyette. Yalnızca sözler onu meydana getirebilir ve ona istikrar kazandırabilir. İnsanlık, düşünce araştırmalarında bir adım bile ilerleyemezdi, eğer dil olmasaydı.

Psikanaliz için de geçerli bu. Sağaltım, biçimlendirme ya da keşif ajanı; ona atfedilen işlev her ne olursa olsun, tek bir araç kullanıyoruz: hastanın sözü… ve her söz, bir cevabı hak eder.     

Emilio Granzotto. O halde, diyalog halinde bir analiz söz konusu. Bunu, itirafın ikamesi olarak yorumlayanlar da var.  

Jacques Lacan. Neyin itirafı? Psikanaliste itiraf ettiğiniz, koca bir hiç. Sadece, aklınızdan geçen ne varsa ona söylemeye, tamamen sözler söylemeye bırakırsınız kendinizi. Psikanalizin keşfi, insanın konuşan bir hayvan gibi olduğudur. Duyduğu sözleri düzene koymak ve onlara bir anlam vermek, analistin işi. İyi bir analiz yapılabilmesi için, analizan ve analist arasında bir uzlaşmanın, bir anlaşmanın bulunması gerekir.

Biri konuşurken, diğeri konunun ne olduğuna dair fikir edinmeye ve görünürdeki semptomun ötesinde mevcut olan, gerçekliğin zor düğümünü bulmaya çalışır. Analizin diğer işlevi de, analizden ne beklenebileceğini hastanın anlaması adına, sözlerin anlamını açıklamaktır.

Emilio Granzotto. Bu, son derece güven gerektiren bir ilişki.

Jacques Lacan. Daha ziyade, bir değiş tokuş ve önemli olan da birinin konuşması, diğerinin ise onu dinlemesi. Sessizlik de önemli. Analist soru sormaz ve herhangi bir fikre sahip olmaz. Kendi isteğiyle doğan sorulara, kendi istediği cevapları verir yalnızca. Fakat en nihayetinde, analist nereye yönlendirirse, analizan da daima oraya gider.  

Emilio Granzotto. Az önce tedaviden bahsettiniz. Sağaltım olasılığı var mı? Nevrozdan çıkılabiliyor mu? 

Jacques Lacan. Psikanaliz, güçlükleri ortadan kaldırdığında, semptomdan çıktığında, gerçeklikten çıktığında başarılı olur, yani, hakikate ulaştığında.  

Emilio Granzotto. Aynı düşünceyi “daha az Lacancı” bir biçimde anlatabilir misiniz?

Jacques Lacan. Gerçeklikten gelen her şeyi semptom olarak adlandırıyorum ben. Gerçeklik de, yolunda gitmeyen, işlevini kaybetmiş, insan hayatına ve insanın kişiliğiyle yüzleşmesine karşı koyan her şeyi kapsıyor. Gerçeklik her zaman aynı yere döner. Onu, aynı görüntülerle hep orada bulursunuz. Bilim insanları, gerçeklik dahilinde hiçbir şeyin imkansız olmadığını söyleyebilir. Bu tür şeyler ileri sürebilmeleri için epey küstah olmaları gerekir ya da -ki benim şüphem bu yönde- ne yaptıklarını veya söylediklerini kesinlikle bilmiyor olmaları.

Gerçeklik ve imkansız, birbirinin karşıtıdır ve bir arada olamaz. Analiz, özneyi imkansıza doğru iter, ona dünyayı hakikatte olduğu gibi değerlendirmeyi telkin eder, yani, düşsel ve herhangi bir anlamdan yoksun olarak. Öte yandan, gerçeklik, tıpkı doymak bilmeyen bir kuş gibi, rasyonel şeylerden, anlamlı eylemlerden beslenmekten başka bir iş yapmaz.  

Her şeye bir anlam yüklemek gerektiğini tekrar tekrar duyuyoruz; kendi düşüncelerimize, kendi tutkularımıza, isteklere, cinselliğe, hayata… Ancak, hayata dair hiçbir bilgimiz yok. Bilim insanları bunu bize açıklayabilmek için nefes tüketiyorlar.  

Onların hatası yüzünden, gerçekliğin, var olmayan bu canavarca şeyin, sonunda kazanmasından, üstün gelmesinden korkuyorum. Bilim dinin yerine geçiyor ama farklı bir biçimde daha despot, kalın kafalı ve tutucu. Bir atom-tanrı, uzay-tanrı vb. mevcut. Bilim ya da din, hangisi kazanırsa kazansın, psikanaliz biter.

Emilio Granzotto. Günümüzde bilim ile psikanaliz arasında ne gibi bir bağlantı var?

Jacques Lacan. Benim için, izlenecek tek hakiki bilim, tek ciddi bilim, bilim-kurgu. Diğeri, yani resmi olan ve laboratuvarlarda sunakları bulunan, bir dengeye sahip olmaksızın körlemesine ilerlemekte. Hatta, kendi gölgesinden bile korkmaya başladı.

Görünen o ki, bilim insanları için endişe anı yaklaşıyor. Steril laboratuvarlarında, kolalı önlüklerine sarınmış halde, hep daha karmaşık cihazlar yapıp hep daha karanlık formüller icat ederek bilinmeyen şeylerle oynayan bu ihtiyar çocuklar, yarın başlarına ne gelebileceğini, her daim yeni olan araştırmalarının neticede ne getireceğini kendilerine sormaya başladılar. “Nihayet!” diyorum. Ya çok geç kalınmış olsaydı? Biyologlar bunu kendilerine şimdi soruyor ya da fizikçiler, kimyacılar… Bana kalırsa, hepsi deli.

Onlar evrenin çehresini halihazırda değiştirmekteyken, bunun kazara tehlikeli olup olamayacağını sorgulamak, akıllarına daha şimdi geliyor. Ya her şey geri tepseydi? Beyaz laboratuvarlarda böylesi bir aşkla yetiştirilen bakteriler, ya ölümcül düşmanlara dönüşseydi? Peki ya bu bakteriler sürüsü, barındırdığı tüm pislikle birlikte, bu laboratuvar bilimcilerinden başlayarak dünyayı yok etseydi?

Freud’un üç imkansız görevine, yani yönetim, eğitim ve psikanalizin uygulanmasına ben de bir dördüncüyü ekleyebilirim: bilim. Yalnız, bilim insanları görevlerinin katlanılamaz olduğunun farkında değiller.

Emilio Granzotto. İşte bu da, ilerleme olarak adlandırdığımız mefhuma dair epey karamsar bir görüş. 

Jacques Lacan. Hayır, bu tamamen farklı bir şey. Karamsar değilim. Kötü hiçbir şey olmayacak. Bunun tek sebebi de insanın beş para etmez olması, o kadar ki, kendisini yok edemeyecek kadar beceriksiz.

Şahsen, insan tarafından üretilmiş bir felaketi harikulade bulurdum. Bu, ilahi, doğal ya da diğer müdahaleler olmaksızın, insanın ellerini ve kafasını kullanarak artık bir şeyler yapabildiğinin ispatı olurdu.  

Eğlence olsun diye aşırı beslenmiş ve İncil’de bahsedilen çekirgeler* gibi dünyaya yayılmış tüm bu güzel bakteriler, insanın zaferini ifade ederdi. Fakat böyle bir şey olmayacak. Bilim kendi sorumluluk krizini neyse ki atlatmakta ve dedikleri gibi, şeyler düzenine girecek her şey. Bunu ifade etmiştim: gerçeklik her zamaki gibi üstün gelecek ve bizler de her zamanki gibi hapı yutmuş olacağız.

Emilio Granzotto. Jacques Lacan’ın bir diğer paradoksu. Sizi, dilinizin zorluğu ve fikirlerinizin karanlık olması dışında, yaptığınız kelime oyunları, latifeler, eğretilemeler ve paradokslarınız sebebiyle de eleştiriyorlar. Sizi dinleyen ya da okuyan bir kişinin, kafası karışmış gibi hissetmeye hakkı var.  

Jacques Lacan. Aslına bakarsanız latife yapmıyorum, gayet ciddi şeyler anlatıyorum. Damıtıcılarından ve elektronik tesisatlarından bahsetmiş olduğum bilim insanları gibi, ben de sözü kullanıyorum yalnızca. Her zaman da psikanalizin deneyimine başvurmaya çalışıyorum.  

Emilio Granzotto. Diyorsunuz ki, gerçeklik mevcut değil. Fakat, ortalama bir insan, gerçekliğin dünya olduğunu, kendisini çevreleyen ve çıplak gözle gördüğü her şeyin, dokunduğu her şeyin gerçeklik olduğunu bilir.

Jacques Lacan. Öncelikle, kendisi de var olmayan şu ortalama insandan bir kurtulalım. O yalnızca istatistiksel bir kurgu. Bireyler vardır, o kadar. Sokaktaki insandan, kanaat anketlerinden, kitlesel fenomenlerden ve bu tür şeylerden bahsedildiğini duyduğum zaman, kırk yıl boyunca dinlediğim, geçip kanepenin üzerine uzandıklarını gördüğüm tüm hastalar geliyor aklıma. Hiçbiri, bir noktaya kadar, bir diğerine benzemiyordu, hiçbiri bir diğeriyle aynı fobilere, aynı kaygılara, aynı anlatış biçimine, aynı anlayamama korkusuna sahip değildi. Kim bu ortalama insan? Ben miyim, siz misiniz, benim kapıcım mı, cumhurbaşkanı mı?  

Emilio Granzotto. Gerçeklikten bahsediyorduk, her şeyi gördüğümüz dünyadan…

Jacques Lacan. Kesinlikle. “Gerçeklik”, yani, yolunda gitmeyen ile “hakikat”, yani, simgesel, düşsel arasındaki fark, gerçekliğin dünya olmasıdır. Dünyanın var olmadığını, mevcut olmadığını tespit edebilmek için, sınırsız sayıdaki aptalın “dünya” olduğunu sandığı tüm bayağılıkları aklımıza getirmemiz yeterli. Panorama dergisindeki arkadaşlarımı da, beni paradoksla suçlamadan önce, okudukları üzerinde iyi düşünmeye davet ediyorum.   

Emilio Granzotto. Görünen o ki, hep daha karamsarsınız.

Jacques Lacan. Bu doğru değil. Kendimi ne etrafta telaş yaratanlar arasında konumlandırıyorum ne de kaygı duyanlar arasında. Kaygı evresini aşamamış bir psikanaliste de eyvahlar olsun! Ancak, etrafımızda bizi öfkelendiren ve tüketen şeyler olduğu doğru; büyük bir bölümümüzü fagosit hücreleri gibi düzenli olarak yutan televizyon, mesela. Bunun tek sebebi ise, yutulmaya izin veren insanların varlığı, hatta, gördüklerinden fayda bile çıkarıyorlar.

Sonra, başka anlamda tüketen diğer canavarca şeyler de var: Ay’a giden füzeler, okyanus diplerinde yapılan araştırmalar, vb. Bunların hepsi, tüketen şeyler. Fakat bunun dramatize edilecek bir yanı da yok. Eminim ki, füzelerden, televizyondan ve boşuna yapılan tüm şu lanet araştırmalardan bıktığımızda, kendimizi meşgul edecek başka şeyler bulacağız. Bu, dinin yeniden doğuşu demek, öyle değil mi? Peki, dinden daha iyi tüketen hangi canavar var? Bu, zaten ispatlanmış olduğu üzere, ara vermeden devam eden bir şölen, yüzyıllardır eğlendiğimiz.  

Tüm bunlara cevabım, insanın kötüye adapte olmayı her zaman becermiş olduğudur. Kabul edelim ki, tasavvur edebileceğimiz ve erişimimizin olduğu tek gerçeklik tam olarak şu: şeylere anlam yüklemek, önceden söylemiş olduğumuz gibi. Aksi takdirde, insanın kaygıları olmazdı, Freud şöhret kazanmazdı ve ben de lise öğretmeni olurdum.

Emilio Granzotto. Kaygıların doğası her zaman böyle mi, yoksa belirli sosyal koşullara, belli bir tarihsel döneme, belli coğrafyalara bağlı kaygılar da var mı?

Jacques Lacan. Kendi keşiflerinden korkan bilim insanının kaygısı, yeni gibi görünebilir. Ancak, diğer dönemlerde ne olduğu hakkında ne biliyoruz ki? Diğer araştırmacıların yaşadığı dramlar hakkında ne biliyoruz? Kadırga kürekçisininki gibi, montaj hattında çalışan köle-işçinin kaygısı, bugünün kaygısı. Daha basit ifade edecek olursak, bugünün tanımlarıyle ve sözleriyle ilintili.   

Emilio Granzotto. Peki, psikanalize göre kaygı nedir?

Jacques Lacan. Bedenimizin dışında bulunan bir şey, bir korku ama onu ne bedenimiz ne de zihnimiz motive edebiliyor. Kısacası, korkunun korkusu. Bu korkuların birçoğunun, bu kaygıların birçoğunun, onları algıladığımız düzeyde cinsellikle bir ilişkisi var. Freud, insan adı verilen konuşan hayvan için, cinselliğin çaresiz ve umutsuz olduğunu söylemişti. Analistin görevlerinden biri de, hastanın sözünün içerisinde kaygı ve cinsellik arasındaki bağlantıyı, bu büyük bilinmeyeni bulmaktır.

Emilio Granzotto. Günümüzde cinsellik her köşede yayılmakta; sinemada cinsellik, tiyatroda cinsellik, televizyonda, gazetelerde, şarkılarda, plajlarda… İnsanların, cinsellik alanına ilişkin sorunlardan daha az kaygılandığından bahsedildiğini duyuyoruz. Tabular yıkıldı, diyorlar, cinsellik artık korkutmuyor.

Jacques Lacan. Her yanı kuşatan seksomanya, bir reklam olgusu sadece. Psikanaliz ciddi bir iştir ve tekrar ediyorum, iki birey arasındaki tamamen kişisel bir ilişkiyle ilgilidir: özne ve analist. Kolektif psikanaliz yoktur, nasıl ki kitlesel kaygılar ya da kitlesel nevrozlar yok ise.**

Cinsellik gündeme gelmiş ve sokak köşelerinde sergileniyor olsa da, televizyonlarda herhangi bir deterjan muamelesi görse de, hiçbir fayda vaadinde bulunmaz. Bunun kötü olduğunu söylemiyorum ama kuşkusuz ki bireysel kaygıları ve sorunları gidermek için yeterli değil. Modanın, bize sağlanan bu yapmacık serbestleştirmenin bir parçası; bize tepeden verilmiş, sözde müsamahakar toplum tarafından verilmiş bir iyilik gibi fakat psikanaliz düzeyinde işe yaramıyor.   

——————————————————————————-

* Hikayeye göre, Tanrı, Firavun’u cezalandırmak için Musa’ya asasını Mısır’ın üzerine uzatmasını söyler ve tüm gece estirdiği rüzgarla birlikte, Mısır’ı çekirgelerin istila etmesini sağlar, öyle ki, gökyüzü ve toprak simsiyah olur; çekirgeler tüm evleri, bahçeleri, ağaçları vb. kaplar.

** Bu tümcede “yoktur” denen “kolektif” ve “kitlesel” sözcükleri, daha yukarıda Lacan’ın eleştirisini sunduğu “ortalama insan kurgusu”na karşılık gelen bir “kolektif” ya da “kitle” kavramının Psikanaliz’in kavramları arasında olamayacağı anlamında anlaşılmalıdır. Psikanaliz’in birey ve topluluk kavramları, başka öncüller üzerine kuruludur. Sözgelimi, Freud da Kitle Psikolojisi çalışmış olmasına karşın, ondaki “kitle” kavramı böyle bir “ortalama insan” kurgusundan hareket etmez ve bu nedenle de 19. yüzyılda yaygın olan Kitle Toplumu teorilerinin kitle kavramından anladığından çok farklı bir şey anlar. “Kolektif psikanaliz yoktur”, “kitlesel kaygılar ya da kitlesel nevrozlar yoktur” sözleri, bu bağlamda anlaşılmalı. Kitlesel ya da kolektif olayların varlığının reddinden ziyade, bunların “ortalama insan psikolojisi” fikrine dayanan bir kavramsallaştırmanın reddedilmesi söz konusudur.

Türkçeleştiren: Banu Barış

Çeviri: Jacques Lacan ile Söyleşi – II” üzerine bir yorum

  1. Geri bildirim: İnsanları kendilerini incelemeye iten nedir? | FamaHaber

Yorumlar kapalı.