Çeviri: Hubert Damisch ile Söyleşi – Bulut Kuramı, Velázquez ve Manet üzerine

damisch

Aşağıdaki metin, Perspective dergisinde (2013 – 1) yer alan söyleşinin kısa bir bölümünün çevirisidir.

Bernard Vouilloux. Eğitim yıllarınıza, size fenomenolojinin kapılarını açan Maurice Merleau-Ponty, etnoloji ve yapısalcılıkla Claude Lévi-Strauss ve bugün -Frederik Antal’ınkinden çok daha farklı olan- sanat sosyolojisiyle tanınan Pierre Francastel damgasını vurdu. Size bu düşünürlerden geriye kalan nedir? Sizin için ne ölçüde önemli oldular?

Hubert Damisch. Merleau-Ponty, o dönemin felsefesinde ilginç olan ne varsa onlarda bana ön ayak olan kişidir. Sorbonne’a Çocuk Psikolojisi profesörü olarak seçilmişti ve psikanalizi, dilbilimi, yapısalcılığı baştan sona geçtiği olağanüstü dersler veriyordu. Bize okumayı öğretiyordu. Diğerleri arasında Ferdinand de Saussure’ü onun sayesinde keşfettim. Onun yönlendirmesiyle yükseköğrenim diplomamı aldım. Claude Lefort ve diğer birkaç kişi tarafından tavsiye edilerek onu görmeye ilk gittiğimde, ona bir sunum verdiğim zaman bana şöyle dediğini duyacaktım: “Peki, diplomanızı, ilginizi çekecek bir devamı olan, Ernst Cassirer’in La Philosophie des Formes Symboliques‘i (Sembolik Formlar Felsefesi) ile alacaksınız.” Neden bahsettiğini bilmiyordum fakat mevzu Erwin Panofsky’nin halihazırda ün kazanmış olan metniydi; metin, simgesel biçim olarak perspektif üzerineydi, ilk olarak Warburg Enstitüsü arşivlerinde yayımlanmıştı ve o zamanlar Fransa’da hiç bilinmiyordu. Arzuladığım ve on yıldan fazla bir çalışma süresi tahsis edeceğim şeyin ne olduğunu birkaç dakika içerisinde anlamıştı. Bir gün bir öğrencinin benim hakkımda benzer bir hikaye anlatacağını ummaya cesaret edemiyorum!

Lévi-Strauss konusunda ise, etnoloji her zaman benim büyük hayalim olmakla birlikte, Batı kültüründen alınmış tarihsel kategorilerle bağı koparmanın yollarından biri olmuştur; aynı zamanda, tarihin anlamını, Hegel’den miras kalandan çok daha farklı bir biçimde anlamanın da. Bu etnolojik boyut Le Messager des Iles (Adalar Habercisi) adlı kitabımda da, François Rouan hakkındaki esere yazdığım önsözde de mevcut.

Merleau-Ponty’nin tavsiyesi üzerine 1950’li yıllarda on yıl boyunca derslerini takip ettiğim Francastel’e gelecek olursak, sanat tarihi üzerine bildiğim ne varsa ondan öğrendim. Buna sanat sosyolojisi diyebiir miyiz bilmiyorum. Önemli de değil. Meyer Schapiro ile iyi geçinememiş olmasından üzüntü duyuyorum. Francastel’in, bana hakikaten her şeyi öğretmiş olması bakımından önemi vardır. Schapiro, modern ve çağcıl sanata tabi olmanın gerekliliğini doğruladı ki, koşullar gereği, Francastel’in o dönemde bunlar hakkında yalnızca Paris’teki sözde okulun verdiğiyle sınırlı bir bilgisi bulunmaktaydı. Fakat, Robert Delaunay üzerine yaptığı çalışmasının okuması ve renk, o zamandan beri soyutluğa duyduğum ilgide belirleyici oldu benim için.

1967’de, École des Hautes Études’de mütevazı bir işim varken, École Normale Supérieure’de okutman olarak işe alındım. Jacques Derrida ve Louis Althusser’in desteğiyle gerçekleşen bu atama Francastel’in hiç hoşuna gitmedi. Bir süreden beri ilişkimiz kötüleşmişti. Bana çok yatırım yapmıştı ancak ben bu beklentilere artık cevap vermiyordum zira benim yazınsal ilgilerimi ve özellikle de Tel Quel dergisine katılımımı tasvip etmiyordu. Çok kötü bir durumdaydım ve École Normale’deki bu iş bana, yaklaşık on yıl boyunca çalışmam adına kurumsal olanaklar sağladı. Jean-Claude Lebensztejn ile birlikte, sonradan sanat tarihi/kuramı çevresi haline gelecek oluşumun manifestosunu da bu dönemde yayımladık.

Sonuç olarak, bu iş beni ABD’ye sık sık gidecek konuma getirdi ve orada, sanat tarihinin en muhafazakar hali bile, o zamanlar Fransa’da olduğundan daha aleniydi. 1970’li yıllarda Fransa’da sanat tarihi, bir “zümre” tarafından, bugün hayal edilmesi güç koşullarda idare edilmekteydi. Bütün atamalar esasen aynı grubun kontrolündeydi. ABD ise, aksine, tüm büyük sanat tarihçilerinin oraya göç etmiş olmasından faydalanıyordu. Ben de gitmeye yeltendim ve Schapiro da beni zaten buna teşvik etmişti.      

Bernard Vouilloux. Schapiro ile o dönemde mi karşılaştınız?

Hubert Damisch. Onunla 1963’te ABD’ye ilk seyahatim sırasında tanıştık. Schapiro ile görüşmemiz pek iyi geçmemişti. Beni gayet nazikçe ağırladı fakat Francastel ile olan bağım nedeniyle benden kuşkulanmaktaydı. Amerikalı eşim Teri ile evlendiğim zaman ABD’de altı ay geçirdim 1972’de ve Columbia Üniversitesinde Schapiro’nun seminerlerini izledim. Ona, Michelangelo’nun Musa heykeli üzerine Tel Quel’de yayımlanmış yazımı vermiştim. Beni davet etmeye başladı ve Columbia’daki ilk öğle yemeğimiz büyük bir dostluğun başlangıcı oldu.

Giovanni Careri. 1972’de yayımlanmış ve bir tekil kuramı fikrine gönderme yapan eseriniz Bulut Kuramı’na gelelim. Bu kitap çerçevesinde geliştirilmiş “kuramsal nesne” adlandırması nereden geliyor?

Hubert Damisch. Öncelikle, “kuram”ın sözcüğün kuramsal anlamıyla anlaşılmaması gerektiğini kesinlemeliyiz. “Kuram”, sözcüğün Yunanca kökenine başvurduğumuzda, kafile anlamına da gelmekte. Şu halde, bahse konu olan yalnızca bir kuram değil fakat aynı zamanda bulutun tarihi; bulutun tüm occurrenceları (dilbilimsel bir olgunun bir gövdede belirmesi) burada toplandı ve incelendi. Bundan başka, bu ifade Francastel’e sunulan bir çeşit hürmetti çünkü kuramsal nesne kavramı kuşkusuz ki onun kendi amaçları için özenle işlemiş olduğu simgesel nesne mefhumundan türetilmişti. Sadece, çıkarımlar aynı değildi zira kuramsal nesne (bulut ya da perspektif), simgesel nesneden farklı olarak, sanata özgü tarihsellik boyutu üzerinde düşünmeye olanak sağlar. Sanat tarihi kavramının yerindeliği hakkında çok büyük şüphelerim var; benim için önemli olan, sanatta “tarih yazan” anlara ve nesnelere ulaşmak – bulut da bunun bir örneği. Kısacası, Francastel bir tarihçiydi oysa benim etnolojiyle olan bağım, tarihle ilişkimi sarsıyor.  

Sonuçta, Bulut Kuramı bahsi, resimde (sanatta değil) tarih yazana hangi yoldan ulaşılabileceğini bilmekten ibaretti. Bu metnin ilk versiyonunun başlığı şuydu: “Plastik bir araç: Bulut”. Bu kitabı yazdığım dönemde göstergebilimle ilgilenmekteydim, yani “bulut” göstereninin anlam kazandığı ve işlev gördüğü biçemle. Sözgelimi, Giotto’da beşeri ve duyuşsal dünyanın parçası olan bulutlar coşkuyu sergiler. Ancak, ona verilmiş olan anlamın ötesinde, bulutun özdeksel bir işlevinin de bulunduğunu anladım. Bir bakıma, bulutun karalamasında resmin özüne dokunulabiliyordu. Bu düşüncenin başlangıç noktasında yer alan Francastel, ilk versiyonu çok beğenmişti. Buna karşılık, Roland Barthes’tan bahsettiğim ikinci versiyon ise hiç hoşuna gitmemişti.  

Giovanni Careri. Bulut Kuramı, dönemin sanatının resimsel deneyimleriyle bağlantılı mıydı – gayriresmi sanatınkiyle örneğin?

Hubert Damisch. Tamamen! Bunu ilk başta fark etmemiş olsam da kitabı yazarken keşfettim. Benim modernite deneyimim onda dışavuruyordu: öncelikle, Piet Mondrian’ın eserinde – buluttan bütünüyle arınmış olan sanat – fakat özellikle de,  modern sanatta benim önemli referansım olan Jackson Pollock’ın eserinde ve Jean Dubuffet’ninkinde de (Clement Greenberg bu iki sanatçıyı grafik alanında bizzat bir araya getirmişti). Dubuffet’nin varlığı bu kümeyi çelişkili kılıyor fakat modern sanatta tarih yazanın ne olduğu hakkında emin olmak istedim. Dubuffet biraz “Duchamp-karşıtı”dır: Sanat Duchamp için yalnızca bir isimden ibaretken, Dubuffet için ise gerçekliğin ta kendisidir.

Giovanni CareriGünümüzde kuramsal bir nesneyi nasıl betimlersiniz?

Hubert Damisch. Bir nesnede tarihi yazan nedir ya da tarihi nasıl ve hangi sınırlar dahilinde yazar? Kuramsal nesne “sanat”tan bahsedecek olursam, tarih bütünüyle parçalanır, biz onun üzerinde hakimiyet kuramadan. Bulut örneğinde olduğu gibi, daha sınırlı nesnesel alanlar seçmek gerek. Çok daha büyük bir örgünün seyrini takip eden bu sanat tarihi, daha derine gitmeye imkan tanır çünkü hedef daha kısıtlı ve daha incedir, daha iyi ifade edilmiştir. Bir bakıma, sanat tarihi diye bir şey yoktur; tarihin parçalarıyla ve onun sonucu olan kurgu boyutlarıyla ilerleyebiliriz yalnızca. Bulutun tarihini yazmak, bir kurgu üzerinde çalışmaktır.

Tablolar da kuramsal nesnelerdir, her ne kadar içlerinden bazıları diğerlerine kıyasla daha fazla ilgiyi hak etse de. Velázquez’in Las Meninas’ı (Nedimeler) bunun en büyük örneği. Sanat tarihçilerinin Michel Foucault’nun yaptığı analizi nasıl bertaraf ettiklerini görmek olağanüstü. Ancak, hiç kimse de Las Meninas hakkında onun gibi yazmamıştı. Svetlana Alpers, bu eser hakkındaki bir makalede, Foucault’nun bu konudan bahsedebilen ilk kişi olduğunu ileri sürme cesareti göstermişti ve bu, sanat tarihçilerinin başarısızlığının bir itirafı anlamına geliyordu. Las Meninas meselesini görebilmek için Foucault ölçeğinde bir felsefeciyi beklemek gerekmişti. Bir bakıma, bu eseri kuramsal bir nesne olarak gören ilk kişiydi.

Giovanni Careri. Peki ama nesneler pek çok kurama içerik sundukları için de kuramsallaşmıyor mu?

Hubert Damisch. Las Meninas’ı oluşturan, ona bakan kişinin -bu vakada Foucault’nun- gözü değil, kuramsal olan Las Meninas. Édouard Manet gibi bazı ressamlar, kuramsal bir meseleyi su yüzüne çıkardı. Küçük ve pek tanınmayan bir Lacancı psikanaliz dergisinde yayımlanmış ve özellikle sevdiğim bir metinde, Manet’nin İspanyol sanatı üzerine sahip olabileceği görüş hakkında yazdım. Ortaya çıkan sorun tarihseldi. Olağanüstü bir biçimde, Manet’de Velázquez’i görmekteyiz. Manet, “İspanyol” olduğu söylenen sanatı bütünüyle icat etmiş ve Velázquez’deki imgeyi inşa etmiştir. Manet, sonradan Madrid’de birkaç kısa gün geçirmeden önce, İspanyol üstadın hiçbir tablosunu görmemişti, İspanyol Louis-Philippe Müzesi’nde sergilenen vasat bir eser hariç. İspanyol sanat tarihçileri bu “sahte” Velázquez üretimini protesto ettiler; Manet’yi yalnızca egzotik, folklorik ve İspanyollaştıran boyutu görmekle ve resmi sadece bir tür espagnolade* haline getirmekle eleştirdiler (Le Torero Mort [Ölü Matador] vb.). Manet İspanyol resmini sanat tarihinin anaakımından, ikonolojininkinden çıkardı. Onun resmi aynı zamanda modern sanata başlangıcı da temsil ediyor: Déjeuner sur l’Herbe’in (Kırda Öğle Yemeği) Manet’si, Torero Mort’un Manet’si ile eklemlenmektedir.

* İspanya’nın kendi pitoreski bakımından temsil edildiği sanatsal ya da yazınsal eser. Sıklıkla küçümseyici bir anlamda kullanılır.

Türkçeleştiren: Banu Barış