İnceleme/Yorum: “Histerinin Ruh Sağaltımı”nda Dil ve Anlatısallık -I-

fr

I

Breuer ile birlikte 1895’te yayınladığı Histeri Üzerine Çalışmalar’ın tek başına kaleme aldığı ”Histerinin Ruh Sağaltımı” bölümünde Freud, daha önce yine Breuer ile birlikte yazdığı Ön Bildiri’de (1893) açıklanan ruhsal düzeneğin histeri için tipik olamayacağını ve kendini giderek nevrozların nedenbilimi (etiyoloji) ve düzeneği ile ilgilenir bulduğunu söyleyerek (Freud, 1895: 307), bir bakıma Breuer ile görüş ayrılıklarına dair ilk işaretleri de vermiş olur.

Freud bu yazısında, nevrozların edinilmesine yol açan belirleyici etmenler üzerine konuşabilmek için, nedenbilimlerinin cinsel etmenlerde aranması gerektiğini fark ettiğini, farklı cinsel etmenlerin ise farklı nevrotik bozukluk tablolarına yol açtığını söyler (307). Freud’un cinsel etmenlere verdiği bu önem, cinsel etmene böylesi ağırlık vermeyi benimsemeyen Breuer ile yollarını ayırmasında önemli bir rol oynamıştır.

Özetle söylemek gerekirse, Freud bu yazısında iki can alıcı hamle yaparak, hem Ön Bildiri’de ortaya konan ruhsal düzeneğin kapsamını salt histeri olgularından genel olarak nevrozalara doğru genişletir, hem de cinsel etmenleri nevrozların etiyolojisinin (nedenbiliminin) merkezine koyar. Buna son olarak yöntem konusunda da önemli bir yenilik ekler: Serbest çağrışım tekniğini. Yazıya bu gözle bakıldığında, onun izleyen on yıl için Freud’un bir tür yol haritası çizdiğini dahi söyleyebiliriz.

II

Freud, nevrozların nedenbilimlerinin temel özelliğinin, doğuşlarının kural olarak çoğul belirlenme sonucu olduğuna dikkat çeker. Sonucu oluşturmak için çeşitli etmenlerin bir araya gelmesi gerektiğini, tekil kimi nedenbilimsel etkenler işler halde kalsa bile, bileşimin hemen yinelenmediğini ifade eder (313).

Çoğul belirlenme kavramının doğru anlaşılması burada önem taşır. Bunun birden çok etmenin belirleyici olması anlamına gelmekten ziyade, ikinci bir etmenin halihazırda etkin olan bir ilk etmen üzerine etki ettiği anlamına geldiğini akılda tutmak gerek, zira çoğul belirlenme biçimdeki çeviri Almancadaki überbestimmt sözcüğünü karşılamak için kullanılmışsa eğer, bunun birincil karşılığı üstbelirlenim sözcüğüdür, yani İngilizcedeki overdetermination.

Burada, daha sonra da ele alınacağı üzerinde, sadece yatay olarak yan yana duran değil, dikey olarak da birbirine bağlanan etkenler arasında bir bileşim sözkonusu. Bu dikey ilişkisellik özellikle düş işleminin özelliklerinden biri olan yerdeğiştirme kavramını kavramak açısından önemli, çünkü yananlamsal kaymayı açıklayan anahtar olma niteliği taşır. Kısacası, belirtiye dilsel yönünü veren şey dikey bağlılaşımdır, bu, Lacan’ın “bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır” demesini olanaklı kılan bağlılaşım türüdür ve tam anlamıyla Benveniste’in birleşim düzeyleri kuramında ifadesini bulmuştur.

Oluşmuş histerik belirtinin kendisi yüzeysel denebilecek bir tedavi ile yok edilse bile yerini hemen bir başkası alacaktır (313), bu nedenle doğrudan semptomun tedavisine yönelmek Freud’a göre faydasızdır ve gerçekten sonuç elde etmek için semptomun altında yatan zedeleyici ruhsal yaşantının kendisinin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Freud’un bu gözlemi, yukarıda anladığımız anlamdaki üstbelirlenim ilkesi ile de ilgili, çünkü tedavi sadece yatay düzlemde düşünüldüğü sürece hastalığa neden olan birleşime müdahale edilmiş olmaz. Müdahalenin dikey birleşime müdahale etmesi gerekir. Bu öylesine önemli bir ayrımdır ki, daha sonra Lacan’ın imgesel ile simgesel arasında yaptığı ayrıma temeli sağlar ve L Şemasında ifade etmeye çalışacağı bileşim türünü tanımlamasını olanaklı kılar. Lacan’ın çağdaşlarına yönelteceği en önemli eleştiri, bu üstbelirlenim ya da dikey bağlılaşım konusunu kavramamış olup böylece Freud’un mirasından da uzaklaşmış olmalarıdır.

Yüzeysel, yani semptom giderici tedavide giderilen belirtinin yerini hemen bir yenisinin alması için denebilir ki, hastalandırıcı öykü (içerik) çözüme kavuşturulmadıkça, hastanın bedeni onu anlatmak için her defasında farklı bir söylem (ifade) bulmakta gecikmeyecektir. Bunu da gene dikey bağlılaşım ya da üstbelirlenim ile açıklamak gerek, zira yüzeysel tedavi yalnızca görebildiği yatay katmandaki bağlılaşıma müdahale eder, yani Lacan’ın deyişiyle imgeselde kalır, oysa dikey olarak bağlılaşmış ve altta kalan görünmez katmana müdahale edilmediği için, bu katman faaliyetlerinde devam eder ve ilk katmanda elinden alınan şeyin yerine yine aynı katmandan çabucak yenisini bulur. Bu nedenle Psikanalitik tedavi simgesele, daha doğrusu öznenin iki katman arasında doğduğu dikey bağlantı yerini çözmeye yönelmeli. Tedavinin sadece imgeseldeki, yani birinci dildeki söyleme yönelmesi boşunadır; çünkü esas yönelinmesi gereken şey, ilk dili kendi kavramı, yani öyküsünü dışavurmak için ödünç alan ikinci dildir; hastaya acı çektiren burasıdır.

Lacan (1945) bize Mantıksal Zaman yazısında göstermiştir ki, kişi ona değer atfeden böylesi bir öyküde kendini ancak Büyük Öteki’nin, varlığını söylemi ile telkin ettiği bir öznelerarası ağa bağlanmak suretiyle bulabilir. Bunun anlamı, Psikanalitik sağaltımın dilde kurulmuş özneler hakkında olduğudur, sadece kişilerin değil. Lacan’ın L Şeması tam olarak bu nedenle tedavi esnasında iki değil, dört kişi arasında bir ilişkinin kurulmuş olduğunu varsayar.

Freud’a göre yeni bir histerik belirti, en kolay zaten var olan bir belirtiyle bağlantılı biçimde ve ona benzeşimle belirlenmektedir. Bir belirtinin daha önce bir kez yarıp geçtiği bir nokta, bir dahaki sefere gene yarıp geçilen bir zayıf nokta oluşturacaktır. Böylece bir kez ayrışmış ruhsal grup, ortaya çıkacak bir kristalleşmenin “kışkırtıcı” [motive edici] kristali rolünü oynar. (313-314). Freud’un burada işaret ettiği var olan bağlanma yeri, tam da üstbelirlenimin özünü teşkil eden dikey bağlanma noktasıdır, yani kişinin imgeselden alıntılanıp simgesele bağlandığı yer. Bu, Lacan’ın özne için gösterenin belirlenimi altına girdiğini söylediği yerdir.

Bu bağlanmanın Freud tarafından “kışkırtıcı” olarak nitelendirilmesini dilbilimdeki “nedenli” [motivated] kavramı ile ilişkili olarak anlamak gerekir: töze yürüyen, onu alıntılayıp kendine bağlayan dilin bir niyeti, bir motivasyonu vardır ki bu en başta kendi kavramına bir ifade aracı bulabilmektir.

Öte yandan dilin çekimine kapıla kişiye bir şey de vaat edilir dili işletmesi karşılığında: haz üretimi. Haz üretimi bizim için merkezi öneme sahip, çünkü Freud’un da belirttiği gibi, psikeyi yönlendiren temel prensiplerden bir tanesi haz ilkesidir, yani dürtünün doyum arayışı. Belirti eğer bir isteğin doyurulması ise, hastanın kendini bu dile bağlamaktan vazgeçememesinde onun ürettiği haz ve sağladığı doyumun birincil rolü var. Hasta, bize ve çoğu zaman ona da korkunç görünen belirtide bilinçdışı doyum bulur ve bu emrine koşulduğu dilin de ürettiği bir hazdır, salt fiziki doyuma indirgenemeyecek bir doyum türüdür. [Barthes → The Pleasure of the Text]

III

Freud’a göre psikanalitik tedavinin amacı, hastaların olağan bilincinde bulunmayan hastalandırıcı anıları bulmak ve belleklerini genişletmektir (318). Psikanaliz, hastalandırıcı fikirlerin bilinçli hale gelmelerine, yani anımsanmalarına karşı koyan bir ruhsal gücün üstesinden gelmek içindir her şeyden önce (319).

Ne var ki, belleği genişletmeye yönelik girişimler hastaların direnci ile karşılaşmaktadır. Freud, bazı hastalarda engelin daha gerilerde yattığını ayrımsadığını söyler ve hastaların analistin daha en baştaki girişimlerini dahi reddettiklerine dikkat çeker: “ruhsal bir karşı koyuş” sözkonusudur (318). Freud, hastalara böylesi anılar ile ilgili ısrarla soru sorduğunda, hastaların başta hiç bir şey bilmediklerini söylediklerini, ancak daha sonra anıların önce bir adım, daha da ısrar edildiğinde daha da geriye gidip konu ile ilgili yeni anıların ortaya çıktığını belirtir. Freud, metnin ileriki bir bölümünde, hastanın hangi biçimlerde direnç gösterebileceğinin uzun bir dokümünü de verir (329-330). Hastalandırıcı fikirler grubunu yalnızca ısrar ışığa çıkarabiliyor (318-319).

IV

Freud, direnci işleten gücü kavramaya çalışır: ne türden bir güçtür bu, hangi güdü onu işletmektedir? Öncelikle hastalandırıcı olup unutularak bilincin dışına atılmış tüm fikirlerin rahatsız edici doğada olduğuna dikkat çeker: utanç, kendini suçlama, acı, incinmişlik duyguları uyandıran, kişinin yaşamamış olmayı yeğleyeceği ve unutulmaları daha iyi olan fikirler bunlar (319).

Freud bu nedenle direncin arkasında savunma fikrinin yattığına hükmeder. Buna göre, yeni fikirlerin egoya kabulünde tabi olmak zorunda oldukları bir sansür süreci işlemektedir – daha sonraki süperego kavramının bir habercisi bu. Egoyu savunmaya iten bir fikir ona fazla yaklaşırsa, fikir bilinçten ve bellekten sökülüp atılmakta ve ruhsal iz görünürde gözden yitmektedir. Ancak savunma her ne kadar başarılı görünse de, izi yine de oradadır (319). Hastanın dikkatini bu fikre yöneltmek, belirti doğduğu esnada kendini geri püskürtme olarak göstermiş olan gücü, direnç biçiminde ayrımsamasını sağlamıştır Freud’a (319-320)

Savunmadan kaynaklanan bastırma direnci kuşkusuz, her ne kadar Büyük Öteki’nin soykütüğüne düşmesi bu yoldan şimdilik önlenmiş olsa da, yine de onun öznel kayda düşmüş olmasına ve bundan böyle her an Büyük Öteki tarafından keşfedilebilir olma riskini beraberinde getirmesine bağlayabiliriz. En iyi savunma unutmak, hatta unuttuğunu unutmaktır, ne var ki en ufak anımsama sonucunda çağrışım zinciri her an şimşek hızında bizi oraya ulaştırabilir ve Büyük Öteki’nin soykütüğüne olumsuz değer almış biri olarak düşebiliriz.

V

Freud’a göre fikri hastalandırıcı hale getiren şey, onun kovulması ve bastırılmasıdır. Ego kısmında tiksinti olarak betimlediği ruhsal bir güç, hastalandırıcı fikri çağrışımlar alanından kovar ve belleğe geri dönmesine karşı durur. Freud’un konversiyon dediği bu engelleme, “bir bilmeme değil, bilmek istememedir”, ki Psikanalizin görevi, ruhsal çalışmayla çağrışım zincirini kesintiye uğratan direncin üstesinden gelmektir (320).

Freud bu metinde, Breuer ile birlikte uyguladığı ama verimsiz bulduğu hipnoz ve katarktik yöntemin yerine kendi buluşu olan serbest çağrışım ve basınç prosedürünü önerir ve bunların hem nasıl işlediğini, hem de sağaltım sürecindeki avantajlarını anlatır. Bu yöntemlerle hastanın dikkati dağıtılır ve hasta böylece ana engel olan bilinçli arama, düşünme ve istencini kullanabileceği her şeyden serbestleştirilir. Hastanın istenci esas büyük engeldir; istenç aradan çekildiğinde, her zaman için hastanın eli altında hazır bulunan hastalandırıcı fikre ulaşmak kolaylaşır (321).

Serbest çağrışım yolu, başlanan fikir ile araştırılan hastalandırıcı fikir arasındaki çağrışım zincirinin eksik ara bağlantıları ortaya çıkarılır ve her ara bağlantı daha derine inen bir düşünce katarının başlangıç noktasını oluşturan bir fikir olarak işlev görür. Böylece araştırmanın ilerlemesi gerektiği yön konusunda da ipuçları elde edilmiş olur. Freud’un gözlemleri, ilk fikrin hiçbir zaman bastırılmış anı olmadığını, ancak ona ulaşan bir ipliğin ucu olduğunu gösterir. Bu iplik, direnç nedeniyle, araştırmanın her aşamasında kopabilir ve bu nedenle prosedürün yinelenmesi gerekir. Ancak yeni anıların keşfi, daha başkalarını keşfini de kışkırtıp tetikleyecektir (322).

Kuşkusuz, karakterin hastalandırıcı olaya içkin çatışma nedeniyle geçirdiği dönüşüme geriye dönük olarak ifade kazandırmak üzere -ki bu dramaturjide temanın açıklandığı denouement olarak bilinir- onu zedelemiş olan ama bağlantıları koparılmış olan öyküyü yeniden kurmaya çalışıyoruz burada ve onu kurabilmek için de eksik söylem parçalarını -anıları- ortaya çıkarmamız gerekiyor. Psikanaliz, hastanın savunması nedeniyle darmadağın olmuş ve onun direnci nedeniyle de kolay kolay yeniden inşa edilemeyen bir anlatının yeniden inşasıdır denebilir.

Yazan: Altuğ Işığan