Sosyal Bilimler ve Gelecek

ss

Şiddetin yükselişi, nüfusların yaşlanması, etnik çatışmaların artışı, gezegenin ısınması: bu sorunlar, sıklıkla yanlış anlaşılmış sosyal bilimler için, faydalarını ispatlamak adına bir şans. Ancak öncelikle değişmeliler mi acaba?

Daha iyi bir dünyanın hayalini kurmak yasak değil, ki sosyal bilimler bize tam da bu hususta yardımcı olmaya çalışmakta. Kentler nasıl daha ahenkli kılınmalı, suç nasıl azaltılmalı, ırkçılık nasıl aşılmalı, zenginliklerimiz nasıl artırılmalı – sosyal bilimlerin konusu tümüyle bundan ibaret. Fakat mesele, sosyal bilimlerin katkılarının çoğunlukla yok sayılması; fazla kuramsal, fazla iddialı ya da çok az kullanışı olarak algılanması. Yöntemleri de kesinlikten yoksun olmaları hasebiyle tartışılmakta. Bu, sosyal bilimler bilhassa da XXI. yüzyıl toplumuna göre yenilenmeye ve daha “uygun” bir hale gelmeye muktedir olduğu takdirde değişebilir. XIX’uncu yüzyıl süresince oluşan sosyal bilimler, iyi tesis edilmiş bazı disiplinlerle beraber XX’nci yüzyılın başında gerçek anlamda ortaya çıktı: iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih ve antropoloji gibi; bunlara coğrafya ve psikolojiyi de ekleyebiliriz. Ancak bunların ilk üçü – sosyoloji, siyaset bilimi ve iktisat – sosyal bilimlerin merkezindeki konumlarını yıllar içerisinde sağlamlaştırırken, diğerleri dışlanacak. Öte yandan, farklı disiplinler arasında çetin kurumsal engeller kurulacak.

Bu durum birçok yönden tatmin edici değil. Dahası, uluslararası komisyonlarınkiler de dahil olmak üzere, sertliği gitgide artan eleştirilerin konusunu teşkil etmekte. Bu komisyonlar, sosyal bilimlerin organizasyonunda değişiklik yapılması için, üniversitelerde kürsü tahsis edilme koşullarına, derslerin yeniden dağıtımına ya da malî desteklerin yeniden düzenlenmesine ilişkin derinlemesine tedbirler öneriyor. Bütün disiplinler arasındaki bu birleştirme ve tekrar denge kurma gereksinimi, tüm sosyal bilimleri fakat öncelikli olarak iktisat bilimini ilgilendirmekte. İktisat bilimi kamu işlerinin yürütülmesinde başat bir konum kazandı ve bunun da ötesinde, kimilerinin “tek düşünce” olarak adlandırdığının etkisi altında kalıp, örneğin malî sıkıntı ya da kamu borç yönetimi meseleleri üzerinde münazaraya pek mahal vermedi. Bazı yönlerden, iktisat bilimini sosyal bilimlerin bir parçası olarak görmeyenlerin sayısı ise çok fazla. Bu, örneğin ekonomilerin evrimlerinin büyük ölçüde, ekonomik tahlilin anlamakta ve yönergelerinde hesaba katmakta zorlandığı siyasî, sosyal ve kültürel nitelikteki verilerce belirlendiği bilindiğinde, oldukça tartışmalı bir tutum. Sözgelimi, iktisatçılar sürekli yoksullaşma sürecini tamamıyla izah edemez. Zaten gelişim yönergeleri ve Asya krizinin sebepleri gibi bazı olaylardaki analizleri nedeniyle töhmet altında kalmışlardı.   

İktisat, pek çokları için çoğunlukla varsayımsal ve bazen de gerçek dışı ilkeler üzerine kuruludur. Ne var ki cesur olunmalı. Eğer ekonomilerin sosyo-kültürel temellerinin bir kesinlik ve yöntem ile araştırılması isteniyorsa, mesela değerler sisteminin, kurumsal tertibatların, aile yapılarının, hattâ dinsel arka planların bireylerin davranışlarına etkisini aydınlatmak adına gerekli olan antropolojiye nitelikli bir yer verilmeli. Oysa yıllar boyunca, antropoloji ve etnoloji egzotik toplumların tetkikiyle sınırlandırıldı. Bu çalışmalar elbette faydalı; buna, kendi toplumlarımıza işleyişlerinde ya da geleceklerinde ışık tutmak da dahil. Peki ama çağcıl toplumlar antropolojisinin gelişimi için elimizden geleni yapmanın vakti değil mi artık? Şayet bu disiplin akademik bir meşruluk bulmaya başlıyorsa, iktisadî ajanların davranışlarını etraflıca anlamak hususunda kaygılı firmaların daimî ilgisini çekmiş demektir. Bu özellikle de çokkültürlü yönetimle yüz yüze gelmiş çok uluslu firmaların içerisinde bulunduğu vaziyet. IBM’in sponsorluğunda, şubelerinin kurulmuş olduğu altmışı aşkın ülkede 70’li yıllarda yapılan araştırma, bunun kusursuz bir örneğidir. Araştırmanın sonuçları ise bireycilik, belirsizlik kontrolü ve hiyerarşik yapılara olan ilgi derecesi ya da ücretli çalışanların davranışlarındaki dişileşme derecesi gibi sosyo-kültürel faktörlerin yönetimi üzerindeki etkiyi ortaya koymaya olanak sağlamıştı.

Sosyal bilimler arasındaki multidisiplinerliğin dışında, toplumlar bir diğer zorluğun da üstesinden gelmek mecburiyetinde kalacak: sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasındaki multidisiplinerlik. Bu üst üste biniş, nörolojik bilimlerin gelişimi etrafında dönen her şeyle halihazırda cisimleşmekte. Bu disiplinin araştırma merkezleri biyologları, matematikçileri, hekimleri, psikologları, sosyologları, felsefecileri vb.ni bir araya getiriyor. Diğer örnekler ise: çevre kalitesi, doğal kaynakların kullanılabilirliği ya da deniz ortamlarının verimliliği. Bütün bunlar, antropojen faktörlerden bir hayli etkileniyor. Bu alanlarda, -örneğin, uzun vadeli iklim ısınmasını incelemek adına- dünya çapında başlatılan programlar, tam olarak doğa bilimleri ve insan bilimleri araştırmacılarını bir araya getiriyor. Bu iki tür bilimde sağlam eğitim almış kişilere gitgide daha çok ihtiyaç duyulacağı şüphesiz. Şu halde, akademik mekanizmaları bu nedenle düzene koymak uygun olacaktır.

Hükumetler toplumların idaresi için sosyal bilimlerin faydasını öngörüyor. Zaten, karşılaştıkları spesifik meselelere göre, sosyal bilimlere giderek daha fazla başvuruyorlar. Bu minvalde Britanya hükumeti, kentsel çevrede yaşayan gençler üzerine bir araştırma programı sürdürdü. Bu çalışmaların sonuçları, toplumsal parçalanma, dışlanma ve işsizlikle mücadele etmek adına, İşçi Partisi hükumetinin programlarının tasarımına son derece ilham verdi. Bu çalışmalar ayrıca, 1997 seçimlerine damgasını vuran düşünce iklimini şekillendirmeye de katkı sağladı.

Sosyal bilimlerin politik tartışmalarla bütünleşik olduğu koşullar, ulusal bağlamlara göre çeşitlilik gösterir. Bununla birlikte, yakın zamanlı birçok girişim, araştırmacıları kullanıcılara yaklaştırma endişesinden mülhem. Nitekim Kanada hükumeti de göçmenlikle ilgili sorunlar hususunda, ilgili yerel otoritelerle, göçmenlik servisleriyle, vs. sıkı bir işbirliği dahilinde tayin edilmiş programları olan araştırma merkezlerinden müteşekkil ulusal bir ağı devreye soktu. Daha genel anlamda, sosyal bilimler kamu işlerinin yürütülmesinde daha fazla etkiye sahip olacak. Bugün halen, sosyal bilimler araştımacıları ve “toplum” arasındaki diyaloglar sıklıkla tek yönlü monologlar halini almakta; araştırmacılar, sosyal gruplarla az etkileşime girerek her tür konuda fikir vermek adına medya tarafından teşvik ediliyor. İsveç de bu itibarla, sürdürülebilir gelişme hususunda sosyal bilimleri harekete geçiren ve araştırmacılarla sivil toplum arasında derin istişareleri açıkça öngören mühim bir program başlatarak öncülük yaptı.   

Bilgi teknolojileriyle yenilenen bilimler

Devasa veri yığınlarını biriktirmeye, işlemeye, depolamaye ve yayımlamaya olanak sağlayan bilgi teknolojilerindeki ilerlemeyle, sosyal bilimlerin belki de doğa bilimlerinden bile fazla dönüştürülmesi gerektiğini düşünmek için her sebep var. Çeşitli ülkelerde birçok alanda mevcut veri tabanlarını birbirine bağlamak, büyük ölçekte tümleşik ve karşılaştırmalı tahlilleri hayata geçirmek; internette her konuda çok büyük anketler başlatmak ve çok çeşitli nüfusların algı ve davranışlarındaki evrimleri gerçek zamanlı takip etmek; pek çok araştırma ekibini bir araya getiren sanal laboratuar ağlarını işletmek mümkün hale gelmekte. Burada söz konusu olan, araştırmacıların hayalinde yaşayan teknolojik seraplar değil. Amerikan hükumeti, Ulusal Bilim Vakfı vasıtasıyla, tüm bu alanlarda belli bir ölçüde deneysel girişimleri teşvik etti ve destekledi. Böylelikle internet sayesinde, şiddet üzerine bir sanal araştırma merkezi, psikoloji, kriminoloji, iktisat, biyoloji, istatistik vb. disiplinlerde  20 kadar enstitüye mensup 45 araştırmacıdan gelen bilgileri topluyor ve tedarik ediyor. Bu tür girişimler, bu yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinden ne beklenebileceğine hızla açıklık getirmeli. Sosyal bilimlerin bu teknolojiler beraberindeki konumu, iklimbilimin birkaç onyıl önce içerisinde bulunduğu durumla bazı yönlerden kıyaslanabilir. O zamana dek yalnızca, dünya çapında orada burada yerleşik gözlemevlerinden dağınık ve düzensiz biçimde sağlanan veriler kullanılıyordu. Uyduların kullanımıyla durum kökten değişti ve iklim fenomenlerinin anlaşılması ve tahmini önemli ölçüde geliştirilebildi.  

Sosyal bilimler XXI’inci yüzyılda yeniden canlanmaya ve kendilerini göstermeye muktedir mi? Şüphesiz ki bunu, toplumlar kendi üzerlerinde yaptıkları tahlil usullerinde yavaş evrim geçirdiği ve sert kırılmalara da pek maruz kalmadıkları için, onyıllar öncesinden bilemeyiz. Dahası, kendi bölgelerini savunan ve inovasyonlara karşı koyan yerleşik kuruluşlar tarafından açıkça ifade edilen ya da her çeşit öz tahlile karşı kendilerini savunan kolektif bilinçsizlerce daha gizli bir biçimde yapılan dirençler de kuvvetli olacak. Neticede, katı hakikatlerle yüzleşmeye hazır olanların sayısı pek fazla değil. Ancak bu belki de, bilgi ve bilgi-temelli toplumlar çağına girmekle değişecek. Belki de bu toplumlar, sırf ayakta kalmak adına, kendilerini daha iyi tanımaya acil bir ihtiyaç duyacak. İşte o zaman sosyal bilimler büyük rağbet görecek.

 

Kaynak: www.observateurocde.org

Görsel: www.fulbright.uark.edu

Çeviri: Banu Barış