Totaliterliğin Başka Bir Biçimi: Konformizm

confff

 

 

(…) Konformizmin ya da “politik olarak doğru”nun yasasının, demokrasiyi başlangıçtaki hedefinden, yani, özgür ve çeşitlilik arz eden bir kamusal tartışmanın egemen olduğu çoğulcu bir toplum tesis etme hedefinden -demokrasiyi tek düşüncenin beşiği haline getirmek adına- nasıl saptırabileceğini incelemeye çalışacağız.

Liberal düşünürlerin amacı, demokrasiyi totaliter eğilimlerinden uzaklaştırmak ve onu başlıca ideallerinden biri olan özgürlüğe daha da yakınlaştırmaktı. Bu değer, iktisadi ya da siyasi olsun, münhasıran özgül bir biçime indirgenemeyen, bölünmez bir bütün teşkil etmektedir (Friedman, 1963).

Bu nedenledir ki, demokrasinin temellerinden birine, örneğin ifade özgürlüğüne gelen bir zararın esasında bireysel tercihlerin uygulanmasına zarar verebileceğini ve bu doğrultuda da, bireylerin kendi özgürlüklerinden yararlanma düzeyini düşürebileceğini düşünürüz. Konformizm, özü gereği, özgür bir toplumun işleyişinin kuralı niteliğinde bireyin özgür tercihinin uygulanmasına karşı koymasıyla antiliberal olduğunu gösteriyorsa, bizim amacımız da onun aynı zamanda antidemokratik olduğunu ortaya koymak zira hem ifade özgürlüğüne zarar vermekte hem de Atina yurttaşının tarihteki ilk demokrasiye aidiyetten yararlanmasına imkan tanıyan, desteklediği ve katılımda bulunduğu türde bir özgür kamusal tartışmayı güvence altına alma ehliyetine.¹ 

Demokrasilerde görüşleri ve beğenileri homojenleştirme eğiliminin getirdiği tehlikeyi hisseden ilk liberal düşünür Tocqueville’dir. Amerika’da Demokrasi”nin yazarı gerçekten de, günümüz demokrasilerinin yaşadığı durumu 1835’te kesin bir biçimde öngörmüştü; eserinin ikinci cildinden alınmış şu pasaj, bunu güzelce göstermekte:

« Despotizmin Dünya’da hangi yeni özelliklerle meydana gelebileceğini hayal etmek istiyorum: benzer ve eşit insanlardan oluşan sayısız bir kalabalık görüyorum; ruhlarını doldurdukları, küçük ve bayağı hazlar elde etmek için durup dinlenmeden kendi etraflarında dönen. […] Bu kişilerin üzerinde, onların faydalanmasını sağlama ve yazgılarına göz kulak olma sorumluluğunu tek başına üstlenen, muazzam ve koruyucu bir güç yükseliyor. Bu güç mutlak, ayrıntılı, düzenli, basiretli ve yumuşak.”² 

Demokrasileri tek düşüncenin egemenliği karşısında daha savunmasız kılan, bu “fikirlerin tek tipliliği” hegemonyasıdır. Fikirleri, tercihleri ve beğenilerini daha kuşatıcı başka toplumlar yararına feda etmek zorunda olduklarını düşünen bireylerin yaşadığı toplumlarda bireyler bunu gerek azınlıkta kalan tercihler ortaya koyduklarında sosyal yaptırımlara maruz kalma korkusuyla gerekse yeterince bilgilendirilmemiş olduklarından yapar.  

Bu sosyal tiranlığa başkaldırmış bir diğer liberal düşünür, Tocqueville’in bir çağcılıdır ve demokratik toplumların totaliter eğilimine karşı olan tiksintiyi onunla paylaşmaktadır. Bu kişi, “Özgürlük Üzerine” (1859) adlı eserinde ifade özgürlüğü ilkesini sınırlandıran her teşebbüse karşı uyaran John Stuart Mill. Bu prensibi, özgürlüğün diğer tüm biçimleri için zaruri bir koşul olarak telakki eder. Mill bunu, kitabında yer alan ve kuşatıcı tek tipliliği betimlediği şu pasajda açıklamaktadır:  

“Bireyler neyi tercih ettiğimi kendilerine sormuyorlar, kişiliğime neyin en uygun olduğunu da. Kendilerine, onların durumu için neyin en uygun olduğunu soruyorlar, benim mevkimdeki ve benim finansal durumumdaki bir insanın genellikle ne yaptığını soruyorlar.”

Mill’in bu pasajda açıkladığı vaziyet her ne kadar 19’uncu yüzyıl İngilteresi’ne aitse de, 21’inci yüzyılın başında var olan demokratik toplumlarınkiyle pek çok benzerlik göstermektedir. Zira liberal düşünürlerin uyardığı, demokrasideki totaliter sapma, usulca fikir demokrasilerine dönüşen temsilî demokrasilerde gerçekleşti. Siyasal sistemlerde, yönetenlerin kararları kamu görüşü tarafından ve kamu görüşü için düzenlendi. Rousseau’nun “genel irade”sinin yerini yeni bir mefhum aldı. Rousseau “genel iradenin karar kıldığı, doğrudur” derken, günümüz siyasetçilerin çoğunluğu da ilgili meseleye dair kamuoyu yoklamalarının ne dediğine başvurmadan karar almamakta.  

Bir görüş sıklıkla, baskı grupları ve çıkar koalisyonlarının faaliyetlerinin artık elverişli araçları haline gelmiş olan medya tarafından yönlendirilmekte. Hal böyle olunca da özgür bir tartışma yapılamaz zira azınlıkta kalan görüşler ifade edilemediğinden, özgür tartışma her daim yönlendirilecektir. Dolayısıyla demokrasi de konformizmin her alanda (siyaset, ekonomi, sanat, alışkanlıklar…) hüküm sürdüğü bir rejime dönüşür. Azınlıkta kalan görüşlerin, beğenilerin, tercihlerin hiçbir ifade şansının bulunmayacağı bir durum bu. Mill bize hayli güncel gelebilecek bu iklimi şu pasajda açıklamış: “Şimdi aynı başarılı kitapları okuyorlar, aynı şeyleri dinliyor ve izliyorlar, aynı mekanlara gidiyorlar, umutları aynı, aynı nesnelere olan korkuları aynı, aynı haklara ve bunları ileri sürmek için aynı araçlara sahipler”. Mill için, özgür tartışmanın varlığı, gerçek bir demokrasinin teminatıdır. Zira hiç kimsenin, bir görüşün doğruluğunu yargılama meşruiyeti bulunmamaktadır ve her ne olursa olsun hakikat arayışı yalnızca, doğru ile yanlış arasındaki yüzleşmede gerçekleşebilir.  

Nihayet, Tocqueville ve Mill’in demokratik toplumların totaliter eğilimlerine dair kaygılarının gerçekleştiğini saptadıktan sonra, bize göre, şunu hatırlatmak kaçınılmaz: Konformizmle simgelenen bu totaliter sapma, demokrasiye -en azından kökleri itibarıyla- içkin olamaz çünkü özgür ve her tür etkiden bağımsız fikirler tartışmasının yapılmasına karşıdır. Oysa demokrasinin, yönetenlerin tercih sistemi işlevindense kendi idealine en çok yaklaşmasına imkan sunan, görüş çeşitliliği üretme kapasitesidir (Sen 2004). O halde, bireysel tercihlerin en iyi biçimde uygulanmasına olanak sağlamak adına özgür ve çeşitlilik arz eden tartışma yapılmasının güvence altına alınması, demokrasiyi liberalizmle uzlaştırmak için yeterli olacaktır. Bu özgür tartışmanın eksikliği, demokrasiyi, gördüğümüz üzere, onun despotça sapmalarıyla ilişkilendirebilen konformizmin egemenliğinin simgesidir. Liberal düşüncenin hedef aldığı, eşitçiliğin ve konformizmin hüküm sürdüğü bu demokrasi biçimiydi. Bu da bizi, meşru gördüğümüz bir soruyu sormaya yöneltiyor: Çoğunluğun tiranlığı ve baskı gruplarının rolü gibi kötülükleri, eşitçilik ve konformizm benzeri totaliter sapmaları dışında, demokrasi liberalizmle bağdaşabilir mi? Cevap elbette olumlu.     

¹ Amartya Sen’e göre, demokrasi eğer yönetenlerin tercihiyle sınırlandırılmazsa ve daha ziyade özgür kamusal tartışmayla birleştirilirse, artık münhasıran Batılı bir değer teşkil etmeyecektir ve Antik Yunan da bu durumda tarihteki ilk demokrasi olmayacaktır. 
² A. de Tocqueville, De la démocratie en Amérique, Paris, Gallimard, 1992, cilt. II, s. 836

 

Kaynak: ftp://ftp.repec.org/opt/ReDIF/RePEc/cgm/wpaper/DR_40_0607_Majidi.pdf

Görsel: heloisejunier.com

Çeviri: Banu Barış