Popülizm Liberal Elitleri İlk Kez Gölgede Bıraktığında: Luther Erasmus’a Karşı

luther-erasmus1

Michael Massing

Kuzey Rönesansı’nın başlıca figürü olan Rotterdamlı Desiderius Erasmus, büyük ölçüde, erken dönem hümanistlerinin en büyüğü sayılır. Erasmus beş yüz yıl önce, güçlü bir provokatör olan Martin Luther öncülüğünde yapılan ve bugün Amerika ve Avrupa’da gördüklerimiz kadar şiddetli bölünmelerle sonuçlanan popülist bir ayaklanmayla karşı karşıya kalmıştı.   

Erasmus, 1500 ile 1515 yılları arasında, yeni bir Avrupa’nın planını sunan kitapçıklar, ders kitapları, denemeler ve diyaloglardan oluşan küçük bir kitaplık oluşturdu. Eski Avrupa, Roma Kilisesinin egemenliği altındaydı. Hiyerarşiye, otoriteye, geleneğe, günah çıkarma ve komünyon alma gibi ritüellerin yerine getirilmesine vurgu yapıyordu. Ancak okuryazarlığın yayılması, ticaretin genişletilmesi, kentlerin büyütülmesi, matbaacılığın doğuşu ve yalnızca müreffeh değil eğitimli olmakta da kararlı yeni bir orta sınıfın yükselişiyle belirginleşen yeni bir düzen ortaya çıkmaktaydı.

Erasmus bu sınıfın hitabet yeteneği en gelişmiş sözcüsü haline geldi. İyi kütüphaneler, iyi şarap, parıltılı muhabbetler ve yetenekli matbaacılar arayışıyla bir şehirden diğerine dolaşırken, hoşgörü, çoğulculuk, uyum ve erdemli davranış ilkeleri üzerine kurulu yeni bir “yaşam için tasarım” üretti. 1515 tarihli denemesi Dulce bellum inexpertis’te (“Savaş sadece, onu deneyimlememiş olanlara tatlı gelir”), ihtiyatsız prenslerce başlatılan aralıksız savaşları kınadı. Bir Hristiyan Prensin Eğitimi’nde (1516), egemenleri kendi menfaatlerini değil halkın menfaatlerini gözetmeye davet ederek iyi devlet yönetimi için bir kılavuz sundu. Deliliğe Övgü’de (1511) ise yönetici sınıfının itibarını zayıflatmak ve yenilenmenin yolunu açmak için yürüttüğü kampanyanın bir parçası olarak, kralların, saray mensuplarının, papaların ve teologların iddia ve hezeyanlarıyla alay etti.   

Erasmus’un programının kalbinde Yeni Ahit’in tashihi yer alıyordu. Hristiyan alemini yeniden biçimlendirmek için, onun temel aldığı metnin saflaştırılması gerektiğini hissetti. Bu metin İncil’in Latince tercümesi olan Vulgate idi. Bin yıl boyunca bu doküman Roma Kilisesinin yazılı dayanağı vazifesi görmüştü. Kilisenin birçok öğretisi ve kurumu, Vulgate’deki özgül sözcüklere ve cümlelere dayanmaktaydı. Bununla birlikte metnin yakından kontrol edilmesi, kutsallık statüsüne ilişkin pek çok soruya da yol açtı. Yazım hatalarıyla, dil bilgisi yanlışlarıyla, beceriksizce yapılan sözdizimlerle ve el yazmasını kopya eden kişilerin hatalarıyla bozulmuştu.  

Erasmus, Dört İncil’i* ve Yeni Ahit’te yer alan mektupları yazıldıkları dilde okuyabilmek adına 1500 yılında Yunanca öğrenmeye başladı (Roma’nın düşüşünden sonra, Yunanca bilgisi Latin Batı’da az çok yok olmuştu.). Yunanca Yeni Ahit’in eski el yazmalarının da peşine düştü; onları karşılaştırıp harmanlayarak, yazarlarının aslında ne demek istediğini tahmin etmeyi umuyordu.

1516’nın başında, aylar alan çok yorucu bir yazım, yayına hazırlama ve Johann Froben’ın İsviçre, Basel’de bulunan basımevindeki düzelti sürecinden sonra, çalışma tamamlanmıştı. Erasmus, Yeni Ahit’in gözden geçirilmiş bir Latince tercümesini ve ona paralel bir Yunanca metni (ilk matbu metindir) temin etmeye ek olarak, yaptığı değişiklikleri açıklayan yüzlerce bilgi notu da sunmuştu. Bu notlarda, İncil’i okumanın yeni bir yolunu savundu – bir mucizeler, kehanetler ve doğaüstü olaylar koleksiyonu olarak değil; yalınlığı, alçak gönüllülüğü ve merhameti okurları yön değiştirmeye ve daha dindar bir yol izlemeye teşvik edebilecek, aşkın bir varlığın hikayesi olarak.

Erasmus’un gözden geçirilmiş Yeni Ahit’inin yayımlanması, İncil’le ilgili çalışmalarda bir dönüm noktasıydı. Alimlere, ilhamı kutsal olsa da, İncil’in de Livy ya da Seneca’nın bir metni gibi üzerinde yapısöküm ve düzenleme gerçekleştirilebilen, insan üretimi bir metin şeklinde okunmasının araçlarını sundu. Nüshaların dolaşımı başlayınca Erasmus’un başarısının boyutu hemen anlaşıldı. Cicero’dan beri hiçbir entelektüel figür, Batı söylemine, Erasmus’un o büyülü 1516 ilkbaharında yaptığı kadar hakim olmamıştı. Erasmus’la dostane ilişkileri bulunan ve İngiltere’de bir papaz olan John Watson, “Hristiyan aleminin her yerine ününüz yayılıyor” diye yazmıştı. “Tüm alimlerin oy birliğiyle aldıkları kararla, hepsinin en iyisi ve hem Yunanca hem de Latincede en bilgilileri seçildiniz.”

“Erasmusçu” terimi, onun vizyonunu paylaşanları tanımlamak için kullanılmaya başladı. Ancak bu Erasmusçular toplumun sadece küçük bir dilimini temsil ediyordu. Erasmus, yüksek eğitim almış, Latince konuşan elit tabaka için münhasıran Latince yazmaktaydı. Antik Yunancadan yaptığı okumalarla gözleri kamaşan Erasmus, bu dili bilmeyi ‘Latince kadar gerekli’ olarak tanıtmaya başladı. “Öğrenilmeye değer olan neredeyse her şey, bu iki dilde sunulmuş” diye yazmıştı, çok sayıdaki eğitim metinlerinin birinde. Erasmus bu metinlerde, Avrupa için, özünde Latince ve Yunanca eğitim bulunan yeni bir müfredat önermekteydi.

Coğrafya, tarih, astronomi ve doğa bilgisi, Erasmus tarafından belirlenen klasik yazarların okunması yoluyla aktarılmalıydı. Kısacası onun eğitim programı hayli elitistti ve sıradan yurttaşları üretken bir hayata hazırlamayı değil, toplumun geri kalanını yönlendirebilecek bir kültür ve beğeni aristokrasisi eğitmeyi hedefliyordu. Bu müfredat on dokuzuncu yüzyıla dek Avrupa’da üst-sınıf eğitiminin temeli haline geldi; onun kanalıyla, klasik kanon** bilgisi açık bir sınıfsal gösterge olacaktı.      

Erasmus, kendi döneminde, dil bilgisini bozan ve Yunancası olmayan herkesle alay etti. Ortaçağ zihniyetindeki okul müdürlerine, skolastik teologlara ve retoriği bozuk olan diğerlerine yönelttiği “barbar” sözcüğü onun favori taciz terimiydi. O ve onun hümanist dostları, mektuplarını, “öğrenme kardeşliği” üyeliklerine işaret etmek adına, klasik yazarlardan yaptıkları alıntılarla süslerlerdi. Erasmus, kullanımı Avrupa çapında yayılmakta olan yerel dilleri ise kaba/bayağı oldukları gerekçesiyle reddediyordu.   

“Alimlerin neredeyse sadece bilimsel yazımda kullanılmış bu dillerle kendilerini sınırlandırmaları mühim” diye beyan etmişti. “Bunun nedeni de onların, kendi güvenceleri için sıradan insanlara bağlı olmamaları. İnsanlar kalitenin zavallı koruyucularıdır”. Kısaca, -ortak insanlığın şampiyonu olan- Erasmus, birinci sınıf bir snobdu.   

Erasmusçuların yeni bir aydınlanmış çağın şafağını kutlamasıyla hemen hemen aynı zamanlarda, Martin Luther’i desteklemek adına epey farklı bir hareket bir araya gelmekteydi. O dönemde otuzlarının başlarında St. Augustin’ci bir rahip olan Luther, inanç ilkesi üzerine kurulu kendi özgün hristiyanlık öğretisini geliştirmişti. “İnsan”, diye düşünüyordu, “tanrısal inayete, Latin Kilisesinin öğrettiği üzere iyi işler yaparak değil, İsa’ya olan inancı vasıtasıyla nail olabilir”. “Bir kişinin ne derece samimi şekilde günah çıkardığı önemli değil, bir kişinin ne kadar sadaka verdiği önemli değil; Kurtarıcı’ya inanmadan, hiç kimse kurtulamaz” diye akıl yürütmüştü. Luther 1515 senesi civarında bu ‘keşfi’ yaptığında, “büsbütün yeniden doğduğunu ve açık kapılardan geçerek bizatihi cennete girdiğini” hissetmişti.

Luther, bu yeni inanç ile, Kilise’nin endüljans kullanımından rahatsızlık duyar hale geldi. Günah işleyenlere, yaptıkları ihlaller için verilen cezaların affedilmesiyle tanınan bu muafiyetler, onların cennete kabul edilmeden önce arafta geçirecekleri vaktin süresini azaltıyordu. Bunun karşılığında Kilise de malî bir katkı beklentisindeydi. Bu, Luther’e, tövbeyi bir takas şekline dönüştürmek gibi geliyordu. Protesto niteliğinde, Papa’nın endüljans bahşetme otoritesine meydan okuyan tartışma için bir dizi (Latince) tez hazırladı. Bu tezleri 31 Ekim 1517’de Wittenberg Kale Kilisesinin kapısına astı (ancak günümüzde tarihçiler Luther’in onları kapıya somut olarak asıp asmadığını sorgulamaktadır).

Kısa süre içerisinde, (hem Latince olarak ve hem de Almanca bir tercümesi ile) matbaada basılmış haliyle ortaya çıkan Doksan Beş Tez***, Almanya genelinde çabucak yayıldı. Endüljanslar, Roma’nın Alman halkından para elde etmek için kullandığı pek çok araçtan yalnızca bir tanesiydi ve Luther’in protestosu da halkın hıncını körüklemişti. Vatikan mevzunun yatışacağını varsayarak Luther’i ilk başta görmezden geldi fakat bu -kararlı, pervasız ve cesur- rahip, Roma’nın kibri, açgözlülüğü ve yozlaşması olarak gördüğü konuyu gitgide daha etkin bir biçimde dile getiriyordu. Kalın ilahiyat risalelerini Latince yazmaya ek olarak, halka hitap eden, etkili Almanca kitapçıklar da üretti. Luther bunlarda, hem Erasmus’a hem de onun toplumsal ve yazımsal yenilenmeye dair ‘yüce gönüllü’ programına kapılmış eğitimli elitlerin çok ötesine kendi fikirlerini taşımasına yardımcı olan, dünyevi, geleneksel ve bazen de müstehcen bir dil kullandı.  

1520 tarihli ünlü kitapçığı Alman Ulusunun Hristiyan Soylularına (Çağrı)’da (anadilinde yazan) Luther, kendi reform programını sundu. Roma’nın baskıcı uygulamalarına yaptığı keskin bir saldırının yanı sıra, Alman halkının hem ruhlarını hem de cüzdanlarını korumaya yönelik yirmi yedi tedbir önerdi. Aynı zamanda, ruhban sınıfının rahip olmayanlardan daha üstün, ayrı bir ruhani sınıf oluşturduğu fikrini de reddetti. “Tüm Hristiyanlar”, diye ilan etti, “İncil’i kendilerine göre okumakta ve yorumlamakta özgür, eşit mevkideki rahiplerdir”. İmtiyazlı elitlere dönük bu tür saldırıları onu Herr Omnes’e****, ‘Bay Herkes’e sevdirmişti.   

Böyle bir başkaldırı nedeniyle Luther’in Nisan 1521’deki Worms Meclisi’nde Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’ın huzuruna çıkması emredildi. Luther, yazdıklarından dönmeyi kabul etmeyip, bir Hristiyan olarak vicdanı adına o ünlü direnişini gösterdi. Bu sebeple hemen oracıkta yakalanabilir ve bir kafir olarak yakılabilirdi fakat arkasında harekete geçen Alman halkı varken, onu tutuklamaya yönelik her çaba bir isyana neden olurdu. Dolayısıyla Luther Worms’ten ayrılabildi, yazılarına kaldığı yerden devam edebildi ve Reform’u başlatabildi.          

Luther önceleri Erasmus’a ve onun Kilise’yi ıslah etme çabalarına hayrandı fakat zaman içerisinde Luther’in kışkırtıcı dili ve iyi edimler yerine inanca vurgu yapması, ıstıraplı bir ayrılığa yol açtı. Bunun parlama noktası ise, insanın özgür iradeye sahip olup olmadığı tartışmasıydı. Kitapçıklar vasıtasıyla yaptıkları düelloda Erasmus insanın özgür iradeye sahip olduğunu ileri sürerken, Luther buna hararetle itiraz etti; bunun sonrasında bu iki adam birbirlerini ölümüne düşman olarak gördüler.

Bununla birlikte, onların anlaşmazlığı, bu ani tartışma konusunun ötesinde, iki zıt dünya görüşü -Rönesans ve Reform- arasındaki çatışmayı temsil etmekteydi. Erasmus, sınırsız bir Hristiyan birliği tesis etmeyi amaçlayan bir enternasyonalistti; Luther, Alman halkının yurtseverliğine hitap eden bir ulusalcıydı. Erasmus özellikle Latince yazarken, Luther ise sıklıkla, sıradan insana ulaşmak için daha iyi olan anadilini kullanıyordu. Erasmus kültürlü bir sınıf eğitmek istiyordu; Luther ise kitlelere İncil’i öğretmek. Her ikisi de Avrupa’yı kendi tarafına çekme arayışı içerisinde olup, yıllar boyunca bir fikir savaşı sürdürdüler fakat Erasmus’un reformcu ve evrenselci öğretisi, Luther’in daha coşkun ve ulusalcı öğretisiyle boy ölçüşemedi; Erasmus’un en yakın takipçilerinden bazıları bile nihayetinde Luther’in kampına saptı. Hem Kilise’yi fazla eleştirdiği için Katolikler tarafından hem de fazla çekingen olduğu için Lutheryenlerce hor görülen Erasmus, gitgide daha marjinal bir figür haline geldi. Çalkantılı ve kutuplaşmanın olduğu bir devirde, makul liberal arketipiydi o.     

Erasmus, itibarı zayıflamış olsa da, Avrupa için yaptığı planı tamamlamak üzere çalıştı. Barışın Şikayeti’nde, kıtayı bölen ulusalcı husumetleri kötüledi. “İngilizler Fransızlara düşman, onların Fransız olmalarından başka bir neden bulunmaksızın”, diye yazmıştı. “İskoçlar İngilizler tarafından sevilmiyor, İskoç oldukları için sadece. Almanlar Fransızlarla anlaşamıyor; İspanyollar ikisiyle de anlaşamıyor. Onları birleştirebilecek onca şey varken, salt bir yer adı için insanları bölmek ne büyük sapkınlık!”

Katoliklerle Protestanlar arasında büyüyen öfkeden rahatsız olan Erasmus, Hristiyanları hususi nefretlerini ve acı kavgalarını bir kenara bırakmaya ve bunun yerine barışın hüküm sürmesi için bir uzlaşı ruhu beslemeye davet etti. Kilise Barışının Onarılması Üzerine, Erasmus’un bu kitapçığı adlandırdığı gibi, dinsel hoşgörü adına yankı yaratan bir çağrıydı – bu geleneğin gelişimini biçimlendiren bir dokümandı.  

Erasmus, ölümü yaklaşırken, belirdiğini gördüğü felakete karşı Hristiyan dostlarını -beyhude- uyarmaya çabaladı. Avrupa, onun 1536’da ölmesinden sonra, kıtanın I. Dünya Savaşı’ndan önceki en yıkıcı çarpışması olan Otuz Yıl Savaşı’yla (1618-1648) doruğa ulaşan bir dinsel-yakıtlı şiddet yüzyılının içerisine gömüldü. Erasmus’un hoşgörü, barış ve merhamet hakkındaki fikirleri acımasızca bastırılmıştı. Hem Katolikler hem de Hristiyanlar onu şevkten ve kanaatten yoksun, zayıf ve kararsız bir adam olarak reddettiler; Hristiyanlığın Dört İncil üzerine kurulu uzlaştırıcı formuna bağlılığı da köhne olduğundan kabul edilemezdi.

Bununla beraber, Erasmus’un farklı inançlardan insanların ortak bir yurttaşlığı paylaştığı birleşik Avrupa vizyonu, varlığını sürdürecekti; kıtayı belirli aralıklarla kasıp kavuran ulusçuluk, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve nihilist şiddet patlamaları arasında entelektüel bir sığınak sağlayacaktı. Erasmus hümanizmi, züppeliğine ve elitizmine rağmen, kıyamete bir alternatif sunmuştu.  

Luther’in de kendi sıkıntıları oldu. Kısmen onun yazdıklarından ilham almış Alman köylüler, 1524-1525’te ruhani ve seküler derebeylerine karşı ayaklandılar. Anarşiden korkan Luther onların bıçaklanmayı, sertçe vurulmayı ve katledilmeyi hak eden kudurmuş köpekler olduklarını ilan etti. Bunun sonucunda, “sıradan insan”, geri dönülemez bir şekilde Luther’e düşman oldu. İsa’nın bedeninin komünyon ekmeğinde mevcut olup olmadığı üzerine yapılan zorlu bir tartışma, Reform’un İsviçre koluyla aralarında, onarılamaz bir gediğin oluşmasına yol açtı. Luther’in kendi inançlarının doğruluğuna dair tavizsiz ısrarı birçok ılımlı kişiyi yabancılaştırdı, üstelik de yalnızca Katolikleri değil.

Luther 1546’da ölmeden önce izole bir mürteci haline gelmişti ve çalışması da daha genç ve daha dinamik bir reformcu olan John Calvin tarafından gölgelendi. Böyle olsa da Luther, Protestanlığın kurucusu ve Roma Kilisesinin ruhani anlamdaki mutlak gücünü kıran kişi olarak tarihe geçecekti. Luther’in saf inanç üzerine kurulu, İncil temelli şevkinin damgası, hem Batı kültüründe hem de Amerika’da derin bir etki yaratmıştır.     


* “Dört İncil” her ne kadar literatürde bu isimle yer alsa da, bunların her biri İncil’in (Yeni Ahit) içerisindeki bölümlerdir (Gospel’ler). Yazarlarının adıyla anılan ve Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri olarak bilinen Gospel’lerde, bu kişiler İsa’nın yaşamına ve öğretisine dair bilgiler vermiştir. Öte yandan, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde Gospel’lerin sayısının çok daha fazla olduğu konusu da halen tartışılmaktadır.

**  Kanon kavramına dair ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.tdk.gov.tr/images/images/422.pdf

*** Doksan Beş Tez, Reform hareketini başlatan manifesto olarak kabul edilmektedir.

**** Luther’in “sıradan, herhangi bir insan” için kullandığı tabir.

 

Kaynak: http://www.nybooks.com/daily/2018/02/20/luther-vs-erasmus-when-populism-first-eclipsed-the-liberal-elite/

Çeviren: Banu Barış

Son Okuma: @DunyadanCeviri